![]() |
İslam anayasası yazı dizisi II — TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER İslâm hukukunda temel hak ve hürriyetler fikri, modern siyasi düşüncenin geçirdiği safhaları yaşamamıstır. Zira İslâm hukukunun kabul ettiği hak ve hürriyetler, başlangıçtan beri vardır ve tabiî bir haktır. Ancak bu hak ve hürriyetler, uygulamada iktidarlara göre bazı farklılıklara ma'ruz kalmıştır. Günümüzde bilinen ve öğretilenin tersine insan hak ve hürriyetlerinin tarihî gelişimi açısından Batı ile Doğu yani İslâm aleminin durumu, % 100'e varan nisbette birbirinden farklıdır. Kamu hukukunda anlatılan ve öğretilen hak ve hürriyetlerle ilgili tarihî gelişmeler ve hatta İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 tarihli inkılâbının bu açıdan arzettiği önem, sadece Batı için sözkonusudur. Zira İslâm aleminde, Batı'da çok zor şartlar altında elde edilen insan hak ve hürriyetleri, ta Asr-ı saâdet'ten beri vardır. Batı'da insan haklarıyla ilgili ilk bildiri tarihi en fazla 1215'e çıkarılabilirken, İslâm aleminde, Hz. Peygamber devrinde yani milâdi VII. asırda hazırlanan Medine Anayasası, ilk insan hak ve hürriyetleri bildirisi diyebileceğimiz Veda Hutbesi ve de Kur'an ile sünnet beyanları, günümüzdeki anlamıyla insan hak ve hürriyetlerini tesbit ve tayin etmiştir. İslâm Hukukundaki temel hak ve hürriyetler fikri, Batı'daki safhaları yaşamamış ve geçirmemiştir. Zira İslâm Hukuku'nun kabul ettiği ve biraz sonra önemlilerini zikredeceğimiz hak ve hürriyetler, 14 asırdan beri vardır ve tabii bir haktır. Uygulamada görülen aksaklıklar bir tarafa bırakılırsa, umumi hak ve hürriyetlerin tamamı, Kur'an'da, sünnet'te, Veda Hutbesi'n de ve Medine Anayasası'nda açıkça belirtilmiştir. Müslüman devletler ve özellikle Osmanlı devleti'ndeki gayr-i müslimlere ait ma'betler, mektepler ve mülkler, binlerce sayfa tutan eski mahkeme kararlan yani şer'iyye sicilleri bunun canlı şahididir. Hukukçuların. Türk hukuk tarihinde ilk yazılı anayasa olarak vasıflandırdıkları 1876 tarihli Kanun-i Esasi, bu hak ve hürriyetleri ilk defa kabul etmemiş, belki eskiden beri var olan bu hak ve hürriyetleri sadece yazılı hale getirmiştir. Bu husus çok önemlidir. (16) Bu kısa girişten sonra şimdi de hürriyet ve hak mefhumlarına dikkat edelim: Batı'daki hürriyet mefhumu, İslâm hukukundakinden çok farklıdır ve bu fark hâlâ da kendini muhafaza etmektedir. Batı'da ciddi manada hürriyetten ilk defa 1789 Fransız İnsan Hakları Beyannamesi'nde bahsedilmiş ve hürriyet «başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir» şeklinde tarif edilmiştir. (17) İslâm Hukuku'nda ise 14 asırdır bütün insanlar için kabul edilen hürriyet şu şekilde tarif edilmektedir: «Ne kendisine ve ne başkasına zarar vermemek şartıyla dilediğini yapmaktır.» Uyuşturucu madde kullanmak İslâmî manada hürriyetin kapsamına girmez. Hürriyet odur ki, âdil kanunlar dışında bir kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hakları mahfuz kalsın ve meşru dairede her şey serbest olsun. İslâm'a göre insanlar hürdürler, ancak Abdullah'dırlar. İslâmi hürriyet iki esası emreder : 1) Tahakküm ve istibdat ile başkasını zillet altında bırakmamayı ve 2) Zâlimlere boyun eğmemeyi. İslâm Hukuku, insanın her aklına geleni ve arzu ettiğini yapması demek olan «mutlak hürriyeti» hürriyet olarak kabul etmemekte, belki hayvanlık, şeytanın istibdadı ve nefsin esareti olarak vasıflandırmaktadır. (18) İslâm'ın nazarında hak mefhumunun ne olduğunu kısaca görelim : «İslâm'a göre, Allah katında hak, hakdır. Hakkın küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilemez. Kur'an bir ma'sumun hayâtını ve kanını, hatta bütün insanlık için de olsa, rızası olmadıkça heder etmez. (19) Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiyi bütün kaynaklarıyla birlikte, örnek İslâm Anayasası'nın ilgili maddelerinde görmek mümkün olduğundan ayrıntıya girmiyoruz. -------------------------------------------------------------------------------- (16) Cin, Halil/Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, Konya 1989, c. I, sh. 152-153. (17 ) 1789 Fransız insan ve Yurttaş Hkl. Bey. mesl. md. 21. (18 ) Armağan, Servet, İslam Hukuku'nda Temel Hak ve Hürriyetler, Ank. 87, sh. 71 vd. (19 ) Sızıntı, sayı: 124, sh. 124 -128. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi III — DEVLETİN UNSURLARI Eski hukukumuzda devletin unsurları arasında hâkimiyet, ülke ve insan (millet) bulunmaktadır. Bunlar üzerinde kısaca duralım: 1) Hâkimiyettir. Eski hukukumuzda hâkimiyetin Allah'a ait olduğunu daha önce belirtmiştik. Hâkimiyet prensip olarak Allah'a ait ve onu dilediğine veren yine Allah olmakla beraber, Allah'ın iradesini temsil eden cemaatin yani çoğunluğun umûmî iradesidir. Hz. Peygamber bu sebeple kendisine inananlardan sadakat yemini (biat) istemiş ve bu usûlü şeklen de olsa daha sonraki halifeler ve sultanlar da uygulamıştır. Burada Kur'an'a itaat şartına bağlı bir çeşit «sosyal sözleşme» sözkonusudur. 2) Ülkedir. İslâm evrensel bir din olduğu için belli bir toprak parçası ve cemiyet üzerinde değil bütün dünya üzerinde hâkimiyet kurmayı gaye edinmektedir. Ancak dünyadaki insanların hepsi İslâm'a inanmadığı gibi, inananlar da her zaman aynı çatı altında toplanamamışlardır. İşte İslâm hukuku, İslâmiyeti manevi bir bağ kabul ederek dünyayı iki ülkeye ayırmıştır: Birincisi: İslâm ülkesi (dar'ül-islâm), İslâmi hükümlerin açıkça yürütüldüğü veya içinde oturanların çoğu yahut tamamı müslüman olan ülkeler İslâm ülkesidir. Şafiî hukukçularına göre bir kere İslâm ülkesi haline gelen bir ülke, artık harp ülkesi haline gelmez. Hanefiler ise «müslümanların can ve mal güvenliklerini kaybetmeleri, ülkede hiçbir İslâmi hükmün uygulanamaması ve ülkenin harp ülkesine bitişik olması» şartlan bütün olarak gerçekleşmedikçe, İslâm ülkesi olan bir ülke bu vasfını kaybetmez. (20) İkincisi: Harp ülkesi (dar'ül-harp)'dir. İslâm ülkesi olmayan ülkelere denir. Bazı hukukçular sulh yapılan ülkelere de dar'ül-ahd veya dar'üs-sulh demişlerse de bunun fazla bir önemi yoktur. (21) 3) Halktır. Eski hukukumuz açısından İslâm ülkesinde yaşayan insanlar üç guruptur. A) Müslümanlar: Bunlar İslâm ülkesinde ikamet etmeleri şartıyla, teb'ası bulundukları İslâm devleti farklı bile olsa, hukuki, açıdan aynı uygulamaya tabidir. B) Zimmiler: Dini başka olduğu halde İslâm ülkesinde ikamet eden ve bazı istisnaların dışında İslâm hukukunun uygulama alanına dahil olan kimselere denir. Hanefi hukukçulara ve dolayısıyle eski Türk hukukuna göre zımmiler şu sınıflara ayrılır; Ehl-i kitap olanlar, yani mukaddes bir kitaba inananlardır. Bunlar yahudiler ve hıristiyanlardır. Zerdüşt'ü peygamber kabul eden mecusüer de zımmî olabilir. Dinden dönenler (mürtedler) ve Allah'a ortak koşanlar isteseler de, İslâm ülkesinde hayat hakkına sahip değillerdir. (22) C) Müste'menler: İslâm ülkesi vatandaşı olmayan ve izin ve pasaport ile İslâm ülkesine giren bütün yabancılara müste'men denir. Kendilerine İslâm ülkesine giriş izni verilmeyen yabancılara ise «harbî» denmektedir. İslâm ülkesiyle barış anlaşması yapan ülkelerin vatandaşları, elçiler, tüccarlar ve kendilerine giriş izni verilenlerin çocukları bu gurup için verilebilecek misallerdir. (23) -------------------------------------------------------------------------------- ( 20 ) Zeydan, Abdulkerim, Ahkâm'üz-Zimmiyyîn Ve'l-Müste'menîn Fî Dar'il-İslâm, Bağdat 1963, sh. 18-21; Serahsî, Şerh'üs Siyer'il-Kebir, Kahire, 4/302,320, 323; Kâsânî, Bedâyi, 7/130. ( 21) Zeydan, Ahkam, 18 vd. ( 22 ) Zeydan, Ahkâm, 10-11; Rehber-i Muamelât, 87. ( 23 ) Zeydan, Ahkâm, 46 vd. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi IV — DEVLETİN TEMEL ORGANLARI l — Yasama Organı Ve Yetki Sınırları Eski hukukumuzla ilgili araştırmalarda en çok hataya düşülen konu, müslüman Türk devletlerinin yasama organı olarak sultanın veya padişahın yahut da bir başka müessesenin görülmesi ve değerlendirmenin buna göre yapılmasıdır. Bu, hatalı bir değerlendirmedir. Bu sebeple eski hukukumuzdaki yasama faaliyetinin mahiyetini ve sınırlarını iyi tesbit etmek gerekir. (24) İslâm hukukunda gerçek anlamıyla kanun koyucu (sâri' = hakim), Allah, yani ilâhî irade olduğunu biliyoruz. Demek ki bunun dışındaki yasama kaynaklarına gerçek anlamda kanun koyucu olarak bakılmamakta, belki bunlar, ilâhî iradeye uygun hukuki hükümleri tesbit etme kaynağı olarak görülmektedir. O halde eski hukukumuzun temel ve değişmez iki kanun koyucusu mevcuttur. Birincisi Allah'dır ve ikinci de ilâhî irâdeyi (vahyi) açıklama yetkisine sahip olan Hz. Peygamber'dir. Allah'ın kelamı olan Kur'an ve Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerinden oluşan sünnet, İslâm hukukunda yasamanın iki temel kaynağıdır. Ancak bu iki kaynak bütün hukukî meselelerin hükümlerini ayrı ayrı tesbit etmemiş ve bazı konularda sadece temel esasları vaz'ederek ayrıntılarını değişen şartlara göre, meşruiyetini kabul ettiği hukukî kaynaklar muvacehesinde, Hukukçulara ve zamanın yasama organına terketmiştir. O halde eski hukukumuzdaki hükümler, kaynakları açısından iki kısımdır : A) Kur'an ve sünnetin açık ve seçik olarak ifade ettiği şer'î hükümler. Bunlar, hiçbir şahıs ve kurumun tasdikine gerek olmaksızın geçerlidir ve bütün, müslümanlar için bağlayıcıdır. Bunlarda kanun koyucu Allah veya Peygamberidir. Bütün müslüman hukukçuların ittifakı ile yani icma' ile sabit olan içtihadı hükümler de aynı şekilde bütün müslümanlan bağlar. İşte burada ilâhi kaynaklı yasama faaliyeti ile günümüzdeki yasama gücü arasında önemli bir fark ortaya çıkmaktadır. İslâm hukukunda yasama organı Kur'an ve sünnette yer alan hükümlere aykırı yasama faaliyetlerinde bulunamaz. Halbuki günümüzdeki lâik yasama gücü kendi iradesi olan en yüksek yasayı, Anayasayı bile kendi iradesiyle değiştirebilir. Eski hukukumuzda sultan - halife ve padişah da dahil, her müslümanı bağlayan bu çeşit hükümlere şer'î hükümler, şer'-i şerif veya şer'î hukuk denmiştir. Bunun anlamı, bunlar dışındakilerin şer'î olmadığı demek değildir, belki herkesi bağlayan ve aksine hüküm vaz'ı mümkün olmayan hükümler manasını ifade etmektedir. (25) B) Kur'an veya sünnette açık bir hüküm bulunmadığı için içtihad ile sabit olan hukukî hükümlerdir. Bütün İslâm hukukçularının ittifak ettiği yani icma' ile sabit olan içtihadî hükümlerin de birinci gurupda mütalaa edilmesi gerektiğini önemle belirtmiştik. Geriye kaynağı içtihad olan ve değişik îslâm hukukçularının farklı neticelere vardıkları hukukî hükümler kalmaktadır. Bunların kaynağı istihsan, amme maslahatı prensibi (istislah) veya bunlara dayanan örf ve adet kaideleri gibi tâli kaynaklar olabilir. İkinci guruba giren hükümlerin en önemli özelliği, bağlayıcı olmamasıdır. O halde bu çeşit hükümleri ortaya çıkaran ve şer'î esaslara göre tesbit edenler müçtehid hukukçular olup, Padişah veya halife değildir. Bir manada yasama faaliyeti mefhumu, müçtehid hukukçuların içtihadlarına inhisar etmektedir. Eğer halife veya sultan bizzat müçtehidse, bu manada yasama faaliyetine dahildir, yoksa değildir. (26) Şer'î hükümler bağlayıcı olsa bile bunu kim uygulayacaktır? İçtihadî hükümler hem fetvada hem de yargı (kaza) da bağlayıcı olmadığına göre, bunlardan hangisi uygulamada esas kabul edilecektir? Yeni meseleler ortaya çıkar da müçtehid hukukçular kendiliklerinden bu meselelerde içtihad etmezse, içtihad yaparak meseleleri çözüme kavuşturmalarını kim temin edecektir? İşte bu ve benzeri görevler, İslâm hukukunda ülül-emre yani devletin en yüksek otoritesine verilmiş ve ayrıca bazı konularda ülül-emre düzenleyici hukuk kaideleri vaz'etme yani sınırlı yasama yetkisi tanımıştır. Şimdi bu yetkilerini ve bundan doğan örfî hukukun sınırlarını daha yakından görelim. Eski hukukumuzda, devletin yüksek otoritesini elinde tutan organa ülül-emr denmektedir. Bu organ halife olabilir. Ülül-emr denilen yüksek otorite, şer'î hükümler dediğimiz birinci guruptaki hükümleri, uygulama amacıyla bir kanun şeklinde tanzim edebilir. Mevcut içtihadî görüşlerden birini kamu yararını esas alarak tercih edebilir. Hakkında içtihadi de olsa hiç hüküm bulunmayan meseleleri, uzman hukukçuları bir araya getirerek çözüme kavuşturabilir. Nihayet kendisine tanınan içi boş yasama yetkisine dayanarak, bazı hukuki düzenlemelerde bulunabilir. İşte ülül-emr denilen yüksek otoritenin bu faaliyetleri sonucu ortaya çıkan, bir kısmı birinci anlamda şer'î, bir kısmı içtihadi hükümler ve bir kısmı da bazı tanzimi tasarruflardan oluşan hukuki kaidelerin tamamına örfî hukuk, kanunname veya siyaset-i şer'iye adı verilmiştir ve meselenin mahiyeti tam anlaşılmadığından bazı hukukçular tarafından şer'î hukuktan tamamen ayrı, hatta ona aykırı ayrı bir hukuk manzumesi olarak görülmüştür. Ancak çoğunluk İslâm hukukunun dinamizminin sağlanması için bu tip faaliyetlerin kanun veya siyaset-i şer'iye adı altında yapılmasının caiz ve hatta şart olduğunu, sadece yapılan bu düzenlemelerin şer'i hükümlere aykırı olmaması gerektiğini, isabetle belirtmislerdir. (27) Örfî hukuk denen bu çeşit düzenlemelere «kanun» adının verilmesi, 13. asırdan önceki tarihlere rastlar. (28) İşte yukarıda zikrettiğimiz faaliyetler bir yasama faaliyeti kabul edilirse (bazı İslâm hukukçuları bu çeşit düzenlemelere teşri' yani yasama demekte dinî açıdan sakınca görmemekte ve bunu şer'î sınırların aşılmaması şartına bağlamaktadır) (29), burada yasama organı ülül-emr'dir. Yani yüksek otoriteyi temsil eden devletin en üst organıdır. Bu organın yaptığı düzenlemeler, şer'î esaslar dairesinde yapılmak şartıyla bağlayıcı ve meşru'dur. Ülül-emr'in bu faaliyeti özellikle içtihadî hükümlerin bağlayıcılık kazanması açısından zaruridir. Ülül-emr denilen yüksek otorite, isterse meseleleri mütalaa etmek üzere ehl-i hall ve'l akd denilen uzman şahıslardan kurulu şûra meclisinin görüşlerini alır. Şimdi de ülül-emr'in bu yasama yetkisinin kapsamını, başka bir deyişle örfî hukukun sınırlarını, Türk hukuk tarihinden misaller vererek, açıklayalım : Şer'î Hükümleri Kanun Haline Getirebilir Ülül-emr'in birinci yetkisi, mevcut şer'i hükümleri, uygulamada kolaylık olsun diye, derleyerek kanun haline getirebilmesidir, Zülkadiroğulları döneminde hazırlanan Kanunnamelerin çoğu maddeleri, bu manada bir düzenlemedir. Zira, hırsızlık, içki içme, yol kesme ve benzeri had suçlarının şer'î hükümlerini kanun maddeleri haline getirmiştir. (30) Osmanlı Hukukundaki Mecelle ve Hukuku Aile Kanunnamesi de, bu guruba misal olarak verilebilir. Aynca Kanunî'nin Ceza Kanunnamesi'nin bazı maddelerinde ve şer'î açıdan mülk arazinin hükümlerini kanunlaştıran Girit Kânunnamesi'nde de durum açıkça görülebilir. (31) Bu hususta ülül-emr'in yasama faaliyetinden bahsedilemez. Sadece tedvin faaliyetlerinden bahsedilir, İçtihadı Konularda Mevcut İçtihadlardan Birini Tercih Eder Eski Hukukumuzun ülül-emr'e tanıdığı yetkilerden biri de budur. Ülül-emr, serî hükümlerle çatışmayan içtihadî bir konuda, mevcut İçtihadlardan birinin uygulanması ve tercih edilmesi yolunda bir emir verdiği zaman, bu emre itirazsız uyulur ve tercih edilen içtihad herkesi bağlar. Hemen hemen Türk tarihi boyunca, mevcut mezheplerden Hanefi mezhebinin içtihadlarının tercih edilmesi, bu esasa dayanmaktadır, Alparslan'ın oğlu Sultan Melikşah'ın «El-Mesâilül Melik-şâhiye» ismiyle uzman hukukçular hey'etine hazırlattığı küçük kod, bu çeşit bîr tercihe en güzel örnek teş kil etmektedir. (32) Aynca yine Osmanlı hukukunda nakit paraların vakfedilmesin! caiz gören imam Züfer'in görüşü tercih edilmiş ve Osmanlı Kanunnâmelerinde açıkça belirtilmiştir. Tercih edilen görüşün zayıf veya kuvvetli bir görüş olması fark etmemektedir (33). «Kadılar şer'î hükümleri icra ederken Hanefi imamlardan nakledilen ve içtihadi olan konularda mevcut görüşleri araştırıp en sahihi ile amel eder.» «Nakit para konusu bundan müstesnadır.» (34) Bu arada şuna da dikkat çekmek istiyoruz: îçtihadi olan yani hakkında hüküm bulunmayan konularda, ülül-emr, uzman hukukçulardan da içtihad yapmalarını talep edebilir. Kanaatimize göre Osmanlı hukukundaki gedik ve icareteya müesseseleri bu şekilde çözüme kavuşturulmuş meselelerdir. Ayrıntıya girmiyoruz. (35) Kendisine Tanınan Sınırlı Yasama Yetkisini Kullanır Eski hukukumuzda bu tür kanun koyma yetkisi «re'y-i veliyy'il-emr» diye ifade edilmektedir. İslâm Hukuku belli alanlarda ülül-emr'e önceden belirlenmiş olan konularda kural ve kanun koyma yetkisini tanımıştır. Bunları kısaca özetlemeniz gerekir: a) «Allah'a, O'nun peygamberine ve sizden olan ülül-emr'in emir ve yasaklarına itaat ediniz.» (36) mealindeki âyet gereğince, caiz yani serbest olan mevzularda, ülül-emr'in emretme ve yasaklama şeklinde kanun koyma yetkisi mevcuttur. Şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla bu mahiyetteki kanun hükümlerine uyulması, müslümanlar için bir vecibedir. Osmanlı hukukçuları birden fazla evlenmenin şarta bağlanmasını ve küçüklerin velileri tarafından evlendirilmesinin yasaklanmasını bu yetkiye misal olarak vermişlerdir. 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesinin mazbatasında konu ayrıntılı olarak açıklanmıştır (37). b) Birinci yetkinin devamı olarak, ülül-emr, âmme maslahatı (Kamu düzeni), şer'î hükümlere aykırı olmayan örf - adet kaideleri ve benzeri sebeplerle, bazı şer'î hükümleri uygulama açısından kayıtlar; içtihadı konularda bazı emir ve yasaklamalarda bulunabilir. Bazı davaların belli zamanaşımı sürelerinin geçmesinden sonra dinlenemeyeceği, borca batık şahsın hapse-dilebileceği ve tasarruflarının geçerli olmayacağı yolunda Osmanlı Padişahlarının şeyhülislâmın fetvasını alarak verdikleri fermanlar bu kabildendir. «Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz» esası da bunu desteklemektedir (38). c) Ayrıca yine amme maslahatı (kamu yararı ve düzeni) prensibini kullanarak kamu hizmetlerinin kamu yararına uygun olarak yürütülmesi için bütün idari düzenlemeleri yapabilir. Askerî kanunlar, devlet teşkilatı ile ilgili idari kanunlar, vergi kanunları, yargı erkinin görev ve yetkisini düzenleyen kanunlar, mahkemelerin derecelerini tayin, gayrimenkul mülkiyetinin tapuya tescili ve benzeri hususlarla ilgili düzenlemeler, hep bu esastan kaynaklanmaktadır. Bu konularda temel kaynaklarda değişmez hükümlerin bulunması, hem mümkün değildir, hem de lâzım değildir. Zira bunlar zamana göre değişen konulardır. Tanzimattan sonra Düstur'da yayınlanan hukukî düzenlemelerin çoğunluğu bu mahiyettedir. (39) d) Eski hukukumuz, hakkında belli bir ceza tayin edilmeyen suçların (tazir suçlan) cezalarını takdir etmeyi, zamanın ülül-emr'inde bırakmıştır. Cezalan Kur' an ve hadisçe belirlenmiş olan had suçları ve şahsa karşı işlenen çoğu cürümler dışında kalan bütün suçlar için ceza kaidelerini tanzim yetkisi ülül-emr'e aittir. Uzun Hasan, Alâüddevle, Fatih, Kanunî ve benzeri Osmanlı Kanunnâmelerindeki cezai hükümler, hep bu yetkiye dayanılarak vaz'edilmiştir. 1858 tarihli Ceza kanunnâmesi bile konuyu sözde de olsa 1. maddesinde tasrih etmiştir (40). Şer'iyye sicillerindeki kayıtlar ve Osmanlı Arşivindeki vesikalar yukarıdaki hususlarda bizi teyit etmektedir. (41) e) Son olarak Osmanlı toprak rejimini yakından ilgilendiren bir yetkiye de dikkatleri çekelim: İslâm hukukuna göre, savaşla fethedilen topraklann hukukî rejimini tesbit yetkisi ülül-emr'e aittir. Sahip olduğu seçimlik yetkilerden biri de, bu çeşit toprakları devletin arazisi olarak (mirî) ilan etmek ve tasarruf şeklini âmme maslahatına (kamu düzeninin gereklerine) göre istediği gibi tanzim etmektir. Osmanlı padişahlarının vaz'ettiği bine yakın arazi kanunnâmeleri bu esasa göre konulmuştur. (42) Örfî hukukun sınırlarını bu şekilde kısaca belirtmeye çalıştık. (43) -------------------------------------------------------------------------------- ( 24 ) Müslim, Sahih-u Müslim Mısır 1955, c, 3 sh. 1459 (îmâra,3/20) (25) Ebu Faris, 105 vd.; Nebhan, 353 vd., 374-375. (26) Nebhan, 357 vd.; Ebu Fâris, 105 vd.; Karaman, 1/187; İslâhât-ı Kanuniye, BOA. YEE. 14-1540, sh. 12 vd. ( 27 ) İbn'ül-Kayyım, İ'lam'ül-Muvakkiîn, 4/372 vd. Bu çeşit düzenlemelere «kavanin-i siyaset» diyen bu Hanbeli hukukçusu, örfi hukukun şeriatın bir parçası ve mütemmim cüzü olduğunu kaydetmektedir. 4/373 vd.; Alusi, Ruh-u Maani; 28/20-22. ( 28 ) Zerka, 1/248 vd.; Nebhan, 367 vd. ( 29 ) Alûsi, Ruh'ul-Maanî, 28/20 vd. 1293/1876 tarihli Anayasanın hazırlanmasından 20 yıl önce vefat eden bu büyük İslâm alimi konuyu ayrıntılarıyla açıklamıştır. (30 ) BOA, Tapu - Tahrir Defteri No : 735, Alâuddevle Bey ve Bozok Kanunnameleri, Barkan , Zirai ve Mâli Esaslar, 119 vd. ( 31) Karakoç, Külliyât, Dosya No : 1. Kanuni (Ceza Kanunnamesi) ( 32 ) El-ürâda Fi'1-Hikayet'is-Selçukîyye, TM, 2/248-251, ( 33) îbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtâr, 1/75-76; Zerkâ, 1/202 vd. ( 34) Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, 1/541; Kanunî Kanunnâmesi,MTM, 1/326-327. ( 35) Bkz. Ebüssuud, Gedik Risalesi, SK. İsmihan Sultan, No : 223, Vrk. 133/3 vd.; Akgündüz, Osmanlı Hukukunda Gedik Hakkının Hukukî Mahiyeti, 149 vd. ( 36 ) Kur'an, Nisa, 58. ( 37 ) HAK Esbâb-ı Mucibe Mazbatası, Akgündüz, Külliyât, 314;Alûsî Ruh'ul-Maânî, 28/21 «Yapılan düzenlemeler caiz olan konularda ise makbuldür» demektedir. (38) Kanunî Kanunnâmesi, MTM. 1/316-317; Zerkâ, 1/202 vd.; Ebüssuud, Ma'rûzât'ında bu tip meselelere çok sayıda misal zikretmektedir. Bkz. MTM. 1/337 vd. ( 39 ) Konunun tetkiki için bkz. Alûsi, Ruh'ul-Maânî, 28/21; Zerkâ, 1/115-122. (40) Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28/21; 1274/1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümâyunu, md. l; Akgündüz, Külliyât, 834; İlmiye Salnamesi, 313. ( 41) Akgündüz, Ahmet ve Türk Dünyası îlim Heyeti. Şer'iye Sicilleri, c. I, istanbul 1988, sh. 259 vd. ( 42 ) El-Maverdi, El-Ahkâm'üs-Sultaniyye, 131 vd.; Etou Yala, El-Ahkâm'üs-Sultaniyye, 130 vd.; Molla Hüsrev, Dürer, 1/285 vd.; Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28-21. ( 43 ) Değişik ve hatalı bir izah için bkz. Barkan, Ziraî ve Malî esaslar, IX-LXXII, özellikle XLIII vd. Ayrıca krş. BOA. Yıldız Tasnifi, 23-1516; 14-1540; Bu dosyalardaki layihalar konuyu bütün ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır. Alûsî, 28/20-22. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi 2 — Yürütme Organı (Ülül-emr) Müslüman Türk devletleri de dahil olmak üzere İslâm Hukukuna göre, devletin ve onun başı olan organın en önemli fonksiyonu icra denilen yürütme erkinde kendini gösterir. Yani devlet ve onun yüksek otoriteyi temsil eden yürütme organı, Allah'ın kendilerine tanıdığı yetkiler çerçevesinde, şer'i hükümleri icraya memurdurlar. Günümüzde devlet başkanlığı, hükümet veya benzeri tabirlerle ifade edilen ve en yüksek otoriteyi temsil eden organ veya organlara eski hukukumuzda ülül-emr denmektedir. Eski hukukumuzda yürütme organı demek olan ülül-emr'in, günümüzdekinden farklı bazı önemli özellikleri vardır. Birincisi, yasama organı bahsinde de gördüğümüz gibi, ülül-emr, bütün tasarruflarında (sınırlı yasama tasarrufu da dahil) Kur'an ve sünnetten kaynaklanan kesin şer'î hükümlere aykırı davranamayacaktır. 1293/1876 tarihli Kanun-ı Esasi'de bile bu hüküm açıkça yer almıştır. (44) ikincisi, devleti temsil eden ve icranın başı olan makam (sultan, halife ve benzeri), bütün tasarruflarında şûra (ilgili ve yetkili şahıslara danışma) esasına riayet etmelidir. Bu danışma organının şekli mühim değildir. Müslüman Türk devletlerinde bu prensibe Divan usulüyle riayet edilmiştir. Divan-ı Hümâyun devletin en yüksek danışma organıdır. (45) Üçüncüsü ise, eski hukukumuzda devletin ve onun başının hilafet özelliğine sahip oluşudur. Aslında bütün insanlar, Allah'ın halifesidirler (umumî halife). Ancak bu umumî hilafetin kamu idaresi ve devletle ilgili alanda müslümanlan temsil etmek üzere seçilen şahısta kendini göstermesi demek olan hususî hilâfet, şer'i hükümlerin icrasından asıl sorumluluğu ifade eder. (46) Eski hukukumuzun temel kaynaklarında icranın başı ve ülül-emr olarak halife görülmekte ve hilafetle ilgili hükümler serdedilmektedir. Ancak tarihi gelişmeler, hilafet makamının her zaman bilfiil icranın başı olmadığını, islâm devletlerinde icranın başı olarak sultanların vazife ifa ettiklerini ve Osmanlı padişahlarının ise kendilerine hem halife hem de sultan unvanını verdiklerini göstermektedir. İslâm devletinin başkanlığı demek olan hilafetin önemi ortadadır. Bu sebeple halife olacak şahısta bazı şartların bulunması istenmiştir. Ahkam-ı Sultaniye kitaplarında zikredilen bu vasıflar ve şartlar üzerinde durmuyoruz. Ancak hilâfet müessesesinin asıl görevinin icra vazifesi olduğunu göstermesi açısından halifenin görevlerini (on görev) özetleyecek, sonra da, bu görevleri ifa açısından hilafetin kısaca çeşitleri üzerinde duracağız. Biat yolu yani ehl-i hail ve'l-akdin seçimi, istihlaf usûlü, şûra usûlü yahut istila tariki ile işbaşına gelen halifenin görevleri şunlardır: 1) İslâm dinini muhafaza ve neşr. 2) Yargı gücünü kullanmak ve kullandırmak, 3) Emniyet ve asayişi temin. 4) Cezalan infaz. 5) Ülkeyi koruma. 6) Cihâd ilanı ve icrası. 7) Devlet gelirlerini tahsil. 8) Devlet harcamalarını tanzim. 9) Kamu görevlilerini tayin. 10) İdareyi kontrol. (47) Bu zikredilen görevlerden aynı zamanda halifenin yetkilerini ve İslâm hukukunda hangi hukuk dallarının kamu hukuku içinde mütâlâa edildiğini de anlamış bulunuyoruz. (Anayasa, îdare, Vergi, Ceza, Usul, Devletler Umumi). Ancak günümüzdeki anlayışa uygun olarak üç kuvvet açısından halifenin yetkilerini tekrar özetlemekte yarar vardır. Yasama Yetkisi: îslâm hukukunda kanun koyucu Allah ve onun peygamberi olduğu için halifenin yasama yetkisi bunların verdiği ölçüde ve sınırlıdır. Yürütme Yetkisi: İslâm hukukunda yürütmenin başı halifedir; zaten yukarıdaki görevlerin çoğunluğu yürütmenin görev alanına girer. Yargı Yetkisi: Adaletin tevzii halifenin önemli görevlerinden biridir. Bu suretle yargılama işinin yürütülmesi de halifeye aittir. (48) Halife, hukuken sorumsuz değildir. Halifenin manevi ve uhrevî sorumluluğu yanında, maddi ve dünyevi sorumluluğu da vardır. Halife, diğer fertler gibi, fiil ve hareketlerinden hem hukuken hem de cezaen sorumludur. Sorguya çekmek için mübaşir vasıtasıyla bir gebe kadını huzura celbettirmek isteyen Hz. Ömer' in, kadının mübaşiri görünce korkudan çocuğunu düşürmesi üzerine, durumu büyük sahabe hukukçularına sorması ve Hz. Ali'nin «diyetini = kanlığını vermeniz gerekir» görüşünü benimsemesi konuyu aydınlatır kanaatindeyiz. (49) Her konuda Hz. Peygamberin izinden yürüyecek ve onu temsil edecek makam demek olan hilafet makamı, maalesef bu mana ve fonksiyonunu her zaman devam ettirememiştir. Bu sebeple bazı araştırmacılar hilâfeti iki kısma ayırmaktadırlar: Birincisi, gerçek hilâfet (hilâfet-i kâmile) veya hilâfet-i hakikiye)'dir ki, yukarıda zikredilen şartlan haiz ve müslümanların rızası ile yapılan seçim ve biat sonucu elde edilen hilafettir. Büyük Türk hukukçusu Sadrüşşeria, buna hilâfet-i nübüvvet de demektedir. İkincisi, şekli hilâfet (hi-lafet-i sûriye) "dir ki, gerekli şartları haiz olmayan veya milletin seçim veya biatıyla değil, cebir ve istila suretiyle elde edilen imamettir. Bunda saltanat ve hükümdarlık manası ağır basmaktadır. Hz. Peygamber'in «Benden sonra hilâfet otuz senedir; ondan sonra saltanata inkılab eder» hadisinin işareti ve bütün İslâm hukukçularının ittifakıyla gerçek manada halife hüle-fâ-i râşidin'dir. Halife Ömer bin Abdulaziz bir tarafa bırakılırsa, Emevi ve Abbasi halifeleri hep ikinci guruptan yani şeklen ve hükmî halifelerdir. Hz. Peygamber'in bahsettiği 30 sene, Hz. Ebubekir'den itibaren Hz. Hasan'ın altı aydan ibaret bulunan hilâfet süresiyle sona ermektedir. (50) Yukarıdaki izahlardan anlaşılacağı gibi şeklî hilafet de iki kısımdır: Birincisi; hilâfet makamını işgal eden şahsın gerekli vasıfları hâiz olmaması ve tayin usûlünün İslâm'ın tavsiye ettiği şekilde bulunmaması manasında şeklîliktir. Bu manada halife, daha önceki bahislerde zikredilen hak ve yetkilerine (velâyet-i âmmeye) fazlasıyla sahiptir. İkincisi ise, gerekli vasıfla rın mevcut olmasına ve tayin usulünün meşru bulun masına rağmen, halifeye tanınan hak ve yetkileri kullanamayan hilâfet makamıdır. Bu kısımda halife ünvanı sadece manevi reislikten ve maddi alanda ise bir formaliteden ibarettir. Emevi halifeleri ve ilk Abbasi halifeleri birinciye, Fatımîler ve Memlûklüler zamanına rastlayan son Abbasî halifeleri ise ikinciye misal teşkil eder. -------------------------------------------------------------------------------- (44 ) Madde, 64 «... eğer bunlardan esasen umur-ı diniyeye... halel verir bir şey görür ise...» Düstur, I. Ter. 4/12. ( 45 ) Fatih Kanunnamesi, TOEM, İlave, sn. 10 vd. ( 46 ) Karaman, Anahatlarıyla... 1/190-192. ( 47 ) Cin/Akgündüz, 1/175. ( 48 ) Nebhan, 465467. ( 49 ) Seyyid Bey, 33-35; El-Maverdî, 15-16. ( 50 ) Bazı yorumlarına katılmamamızla beraber bkz. Seyyid Bey, 13-17. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi 3 — Yargı Organı Eski hukukumuzda yargı erkine kaza denilmekte ve konuyla ilgili hükümler Kitâb'ül-Kazâ başlığı altın da zikredilmektedir. İslâm hukukçuları kazayı, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları Kur'an ve Sünnetten alınan şer'î hükümlere göre halletme şeklinde tanımlamaktadır. Bu görevi ifa eden görevlilere de kadı denmektedir. İslâm hukukunda ve dolayısıyla müslüman Türk devletlerinde yargı görevi (kaza), hilâfet makamına veya devletin başına ait vazifeler arasında yer alır. Yani yargılama görevi kamu adına halîfenin ve ya yetkili kıldığı kadıların görevidir. Bu sebeple İslâmın ilk dönemlerinde halifeler, bizzat kaza vazifesini de icra ederler ve başkalarına havale etmezlerdi. Daha sonra Devletin sınırlan genişleyip yargıya dair işler çoğalınca, halifeler gerek hilâfet merkezinde ve gerek vilayetlerde kendilerine vekâleten (kamuyu temsilen) davaları yürütmek için hususi memurlar yani kadılar tayin etmişlerdir. Bu sebeple kadılara naip de denmektedir. Bu genel izahtan sonra şimdi de tarihî gelişmelere kısaca bakacağız (51). Konuya Hz. Peygamber devrinden başlayalım, İslâm hukuk tarihinde yargı görevini deruhde eden ilk kadı (hâkim), bizzat Hz. Peygamber'dir. Ancak İslâm Devletinin sınırlan genişleyince çevreye gönderilen valiler (emirler) de yargı yetkisine sahipti. Meselâ, Muaz bin Cebel Yemen'e hem vali hem de kadı olarak gönderilmişti. Kısaca bu devirde icra ile kaza yetkisi ayrı değildi. (52) Râşid Halifeler denen .ilk dört halifeden Hz. Ebubekir zamanındaki durum, Hz. Peygamber devrinden pek farklı değildir. Hz. Ömer O'nun devrinde hâkimlik yapmış ise de kendine kadı ismi verilmemiştir, İslâm hukuk tarihinde çevre merkezlere resmen kadı tayin eden ilk halife, Hz. Ömer olmuştur. Hz. Ömer, Ebü'd-Derdâ'-yı Medine kadılığına, Şüreyh'i Küfe kadılığına ve Ebu Musa el-Eşari'yi Basra kadılığına tayin etmiş; ayrıca Şam'ı müstakil bir yargı bölgesi olarak kabul eylemiştir. Yargının temel esaslarını da Hz. Ömer vaz'etmiştir. Bu dönemde hususî bir mahkeme salonu yoktur ve kadılar camilerde yargı görevini ifa ederler. (53) Emeviler devri de yargı organları hususunda önemli bir yenilik getirmemiştir. Ancak başta Mısır valisi olmak üzere valilerin de kadı tayin edebildiklerini görüyoruz. Bu dönemde de kadının kararı her durum için icrâi bir mahiyet arzediyordu. (54) Abbasiler devri, İslâm hukuk tarihinde yargı organı açısından çok önemli gelişmeler gösteren bir dönemdir. Bu dönemde kadıların yetkileri ve görevleri arttırıldığı gibi, yargı teşkilatı da belli bir düzene sokulmuştur. Her vilayete değil, her yere bir kadı tayin edilmiş ve hatta büyük şehirlerde birden fazla kadılar bulundurulmaya başlanmıştır, ilk dönemlerde kadıları halife tayin etmektedir. Abbasi halifelerinden Harun Reşid zamanında (VII. asrın sonlanna doğru), Bağdat şehrinin genişlemesi ve yargı merkezlerinin çoğalması üzerine büyük Hanefi hukukçusu Ebu Yusuf, ilk defa Kadil'-Kudât ünvanıyla ilmiye ve adliye sınıfının başına tayin edilmiştir. Artık Kadil-Kudâtlar, önce Bağdat kadılarını, kısa bir zaman sonra da bütün kadıları tayin yetkisini ellerine almışlardır. (55) Abbasiler zamanına kadar kazaî kararlar icra gücü ile daima desteklene gelmiştir. Bu devirde İslâm ülkesinin sınırları genişleyince bazı merkezlerde kadıların gücünün azaldığı ve verdikleri kararları mahalli icra makamlarının uygulamadığı veya mahalli icra makamının bizzat kadı kararlarını çiğnediği görülmüştür. İşte kadıların verdikleri kararların icrasında açılan bu gediğin kapatılması ve kadılara başvurup karar elde ettiği halde hakkını elde edemeyenlerin müracaat edebilmesi için, daha yüksek ve idari yargı mahiyetinde bir mahkeme daha kurulmuştur. Bu yargı organı velâyetül mezâlim veya kazâ'ül-mezâlim de denen mezalim divanıdır. Mezâlim, sözlükte, zâlimlerin mazlumlardan aldıkları şeyler anlamına gelir. Terim olarak ise, hem icra hem de kaza gücü ile donatılmış bulunan ve mazlumların şikâyetleri üzerine hukukî anlaşmazlıkları çözümleyen yüksek bir yargı organı demektir. Yani yürütme ve yargı organı birleşerek bu yargı organını meydana getirmiştir, îlk dönemlerde bizzat halifelerin, 770 yılından itibaren ise kadil-kudatların başkanlık ettiği bu mahkemenin başkanına veliyy' ül-mezâlim veya nâzır'ul-mezâlim denir. Divan üyeleri beş guruptur: Kadılar, İslâm hukukçuları, kâtipler, şahitler ve önemli devlet ricali (vezirler gibi). Haftanın belli günlerinde toplanan bu divanın en önemli görevleri ise şunlardır: l — Yerli idarecilerin halka yaptıkları haksızlıkları araştırmak ve suçluları cezalandırmak. 2 — Tahsildarların suiistimallerini önlemek, 3—Devlet memurlarını yargılamak. 4 — Devlet memurları veya eşkıyanın gasplarını önlemek. 5 — Vakıfları kontrol etmek. 6 — Kadı kararlarını icra etmek. 7 — Muhtesiplere (belediyecilere) yardımcı olmak. 8 — Hususi müracaatlar üzerine her çeşit yargılamayı yapmak. (56) Abbasiler devrinde yargı organı haline gelen bu mahkeme, bütün müslüman Türk devletlerinde değişik isimlerle devam etmiş ve Osmanlı devletinde hem Divan'ların hem de Taazimattan sonra teşkil olunan Nizamiye Mahkemelerinin meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. (57) -------------------------------------------------------------------------------- ( 51) El-Ferrâ, 44 vd.; Osman Nuri, Mecelle-i Umur, 1/258 vd. ( 52 ) Nebhan, 554-558; Kur'an, Nisa, 65. ( 53) Nebhan, 558-563; Hudarî, Tarih'üt-Teşrî, 11 vd. ( 54 ) Ergin, Mecelle-i Umur, 1/258-261; Nebhan, 563. ( 55 ) Nebhan, 563-564; Uzunçarşılı, Medhal, 10; Ergin, Mecelle-i Umur ,1/261 vd.; Kalkaşandî, Subh'ül-A'sâ, 11/72 vd. (56) El-Ferrâ, 58-74; Zeydan, Abdulkerim, Nizam'ül-Kazâ, 300-308; Uzunçarşılı, Medhal, 9-10; Nebhan, 594 vd. ( 57 ) Ebül-Ulâ, Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Faşa, istanbul 1964, sh. 229 vd. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi 4 — Hisbe Teşkilâtı Hisbe, kelime anlamı itibariyle, bir işi sadece Allah rızası için yapmaktır. Bir hukuk ve sosyal hizmet müessesesi olarak ise, iyiliği (ma'rufu) emretmek ve kötülükten (münkerden) sakındırmak görevi şeklinde tarif edilmiştir. Eski hukukumuzda halifenin yetkileri arasında bulunan kaza (yargı) görevinin tamamlayıcısı olarak kabul edilen hisbe görevi, velâyet'ül-his-be adı altında ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu görevi ifa eden şahıs veya makama muhtesip adı verilmektedir. Zaten çirkin işleri yapan şahsı kınamaya da ihtisab denmektedir. İhtisab kelimesini derli toplu olarak şöyle tarif edebiliriz: «Devletin vaz'ettiği kanunları icra, aykırı hareketlerden sakındırma ve belde ahalisinin işlerini İslâm hukukunun esasları çerçevesinde kontrol etmek görevine ihtisab denir.» (58) Eski hukukumuzda hisbe görevi, adlî yargı ile idarî yargı arasında bir görevdir. Yani sınırlı olsa da muhtesibin de bir yargı görevi mevcuttur. Muhtesib, ölçütartı davalarına, aldanma ve aldatma ile ilgili davalara ve de borcun ifası konusunda çıkan uyuşmazlıklara bakabilmektedir. Ancak netice itibariyle muhtesib de kadıya bağlı bir memurdur. (59) Muhtesib olabilmek için, müslüman, tam ehliyetli, erkek, âdil, görevlerini ifaya muktedir bulunmak ve yükleneceği görevi yürütebilecek kadar ilim ve fazilet sahibi olması gerekir. Ayrıca devletin ilgili makamı tarafından bu vazifeye tayin edilmesi de şarttır. (60) Muhtesibin görevlerini ise, korumak ve kontrol etmekle görevli olduğu hakların mahiyetine göre üç gurupta toplayabiliriz: Birincisi; Allah hakları yani kamuya ait haklarla ilgili. Bunlar, ibadetlerin ifası, umumî âdabın korunması için yasaklara uyulup uyulmadığının kontrolü ve İslâm hukukunun caiz görmediği muamelelerin önlenmesidir, ikincisi; hususî hakları yani insan haklarını korumaktır. Üçüncüsü; sosyal güvenlik haklan gibi karma hakları korumaktır. Yani muhtesib; ibadetlerin nasıl ifa edildiğini, umumî âdabı, genel sağlığı (tıp ilmi, eşyaların temizliği, yiyecek içeceklerin temizliği açısından) kontrol edecek; çarşı pazarı, umumi yollar ve binaları, tartı ve ölçü aletlerini her açıdan denetleyecek; ticari muameleleri murakabe edecek, kamu yararı gerektiriyorsa fiyatları tesbit edebilecek (narh koyma yetkisi ve ihtikarı (karaborsacılığı) kesinlikle önleyecek; kamu menfaatleri açısından olan her tedbiri alabilecektir (kölelerin ve hayvanların sahiplerine karşı, işçi ve kiracıların ise işveren ve ev sahiplerine karşı korunması gibi). (61) Görüldüğü gibi günümüzdeki belediye teşkilatı, eski hukukumuzdaki hisbe teşkilatının sadece bazı görevlerini ifa etmektedir, İslâm hukukuna has örjinal bir müessese olan hisbe teşkilatı, Hz. Peygamber devrinden beri vardır. Hz. Ömer devrinde bu teşkilat daha da gelişmiştir. Hz. Ömer bu görevi bizzat da ifa ediyordu. Dört halifeden sonra gelen İslâm devletlerinde, hisbe teşkilâtı daha da gelişmiştir. Abbasiler'de dar'ül-his-be adı altında teşkilâtlanan bu müessese, Fatımîlerde ve Eyyubilerde merkez ve taşra teşkilatı olarak genişlemiştir. (62) -------------------------------------------------------------------------------- (58 ) Taşköprîzade. Ahmed, Miftah'us-Saâde, Haydarabad 1328/ 1329, c. I, sh. 345; Ebu Ya'lâ 268 vd. ( 59 ) En-Nebhan, 622-624; Ebu Ya'lâ, 268 vd. ( 60 ) Ebu Ya'lâ, 269 vd.; Kavakçı, Yusuf Ziya, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, sh. 22 vd. (61) Ebul-Ulâ, 271 vd: En-Nebhan, 624-643; Ergin, Mecelle-i Umur, 1/32 vd. (62) KAvakçı, Hisbe İlişkileri; 47 vd.; Ergin, Mecell-i Umur 1/309 vd. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi MEDİNE SİTE DEVLETİ ANAYASASI Tarihçe İslâm tarihinde genel hak ve görevleri tesbit eden ilk yazılı anayasa, Hz. Peygamber'e atfedilen Medine Site Devleti Anayasası'dır. Hz. Peygamber'in 622 yılında Medine'ye göç eder etmez «kitâb» ve «sahife» ismi adıyla yazılı bir anayasa hazırlatması, hukuk tarihi açısından önemli bir olaydır. Müslüman olan ve olmayan Medine Site Devleti vatandaşlarına danışılarak, Medine halkını teşkilâtlandırma gayesi güdülerek ve Hz. Peygamber'in sahabelerinden Hz. Enes'in evinde toplanılarak hazırlanan bu anayasanın 47 maddeden ibaret olduğunu görüyoruz. Bu vesika, elbette ki yukarıda özetle belirttiğimiz İslâm Anayasa Hukukunun bütün hükümlerini derleyen bir metin değildir. Zaten zikrettiğimiz hükümler, yine bir anayasa niteliğinde bulunan Kur'an ve Sünnet'in açık ve kesin, hükümlerinde yerlerini almışlardır. Ancak bu metin tedkik edildiğinde görülecektir ki, anayasa hukuku ile ilgili bazı konularda düzenleyici ve bağlayıcı hükümler ihtiva etmekte, genel hatlarıyla yürütme ve yargı fonksiyonlarına ait bazı meselelere dokunmakta, farklı zümreleri tâbi olacakları hukukî sistemde serbest bırakarak yasama konusunda bazı kaideler vazetmektedir. Diger taraftan, ayrıntılara girilmese de, gerek iktidarın ve gerekse vatandaşların hak ve görevleri metinde yer almaktadır. Bazı hukuk tarihçilerine göre, bu vesika, sadece ilk İslâm Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada ilk yazılı anayasa örneği özelliğini de taşımaktadır. Zira Aristo, Konfiçyüs, Kavtiliya'nın çalışmaları, hükümdarlar tarafından vaz'edilmiş anayasalar değildir. Belki bunlar, sadece prensler ve siyasi ilim talebeleri için öğrenim vasıtalarıdır. Aristo'nun yazmış olduğu «Atina Anayasası» dahi, bu site devletin daha ziyade tarihî bir tasvirinden ibarettir. (63) -------------------------------------------------------------------------------- (63 ) Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, c. I, sh. 121 vd.; Tuğ, Salih, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, sh. 35-40; Cin/Akgündüz, 1/148. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi Medine Site Devleti Anayasası: Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla Madde l — Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli Mü'minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir). Madde 2 — İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler. Madde 3 — Kureyş'ten olan muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidye-i necatını Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir. Madde 4 — Benû Avf'lar, kendi aralarında adet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müslümanların teşkil ettiği) her zümre harb esirlerinin fidye-i necatını Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 5 — Benû Hâris'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necatını Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 6 — Benû Sâide'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 7 — Benû Cuşem'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 8 — Benû'n-Neccâr'lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 9 — Benû Amr İbn Avf'lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve ma'kul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecektir. Madde 10 — Benû'n-Nebît'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve Mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir. Madde 11 — Benûl-Evs'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını, Mü'minler arasındaki iyi ve ma'kul bilinen esas lara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir, Madde 12 — a) Mü'minler, kendi aralarında ağır malî mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmıyacaklar, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir Madde 12 — b) Hiçbir Mü'min, diğer bir mü'minin mevlâ (kendisi ile akdî kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse) sına müracaat edemez. (Diğer okunuşa göre) : Hiçbir mü'mîn, diğer bir mü'minin mevlâsı ile onun aleyhinde olmak üzere bir anlaşma yapmayacaktır. Madde 13 — Takva sahibi mü'minler, kendi aralarından mütecavize veya haksız bir fiil ika'ını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü'minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. Madde 14 — Hiçbir mü'min, bir kâfir için, bir mü'mini öldüremez ve mü'min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez. Madde 15 — Allah'ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tektir: (Mü'minlerin) en ehemmiyetsizlerinden birinin (himayesi) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira, mü'minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar. Madde 16 — Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardım laşılmaksızın. yardım ve müzaheretimize hak kazanacaklardır. Madde 17 — Sulh, mü'minler arasında bir ve tektir. Hiçbir mü'min Allah yolunda girişilen bir harpde, diğer mü'minleri hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh ancak onlar (mü'minler) arasında umumiyet ve adalet esasları üzere yapılacaktır. Madde 18 — Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askeri) birlikler, birbirleriyle münavebe edeceklerdir. Madde 19 — Mü'minler birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır. Madde 20 — a) Takva sahibi mü'minler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. Madde 20 — b) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir mü'mine bu hususta engel olamaz. (Yani Kureyşlilere tecavüz etmesine mani olamaz). Madde 21 — Herhangi bir kimsenin bir mü'minin ölümüne sebep olduğu kat'i delillerle sabit olur da, maktulün vesilesi (yani hakkını müdafaa eden) rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur, bu halde, bütün mü'minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur. Madde 22 — Bu sahife (yazı)nın muhteviyatını kabul eden, Allah'a ve ahiret gününe inanan bir mü'minin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helal (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösterene kıyamet günü, Allah'ın lanet ve gadabı nasib olacaktır ki, o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ne de bir taviz bedeli alınacaktır. Madde 23 — Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir, selâm O'na olsun. Madde 24 — Yahudiler, Mü'minler gibi muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harb) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler. Madde 25 — a) Benû Avf Yahudileri mü'minlerle birlikte— (İbn Hişam'da bu, «ma'a» (yani «ile») olarak; Ebû Ubeyd'de ise «min» (yani «den») olarak zikredilir) — bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü'minlerin dinleri kendilerinedir. Buna, gerek, mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler. Madde 25 — b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm ika eder, o sâdece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır. Madde 26 — Benû'n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Madde 27 — Benû'l-Hâris Yahudileri de, Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Madde 28 — Benû Sâide yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Madde 29 — Benû Cuşem Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Madde 30 — Benû'l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Madde 31 — Benû Sa'lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız, kim ki, haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır. Madde 32 — Cefne (ailesi) Sa'lebe'nin bir koludur; bu bakımdan Sa'lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır. Madde 33 — Benû'ş-Şuteybe de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Madde 34 — Sa'lebe'nin mevlâları, bizzat Sa'lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır. Madde 35 — Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitâne), bizzat Yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır. Madde 36 — a) Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse (Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed (sav)'in müsaadesi olmadan çıkmıyacaktır. Madde 36 — b) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki, bir kimse, bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mes'uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riayet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır). Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir. Madde 37 — a) (Bir harb vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimselere harb açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır. Madde 37 — b) Hiç kimse müttefikine karşı bir cürüm ika edemez; muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir. Madde 38 — Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harb ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır. Madde 39 — Bu sâhifenin (yazının) gösterdiği kimseler için Yesrib vadisi dahili (cevf), mukaddes (haram) bir yerdir. Madde 40 — Himaye altındaki kimse (car), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm ika edecektir. Madde 41 — Himaye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez. Madde 42 — Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler, arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vakalarının Allah'a ve Rasulullah Muhammed (s.a.v.)'e götürmeleri gerekir. Allah, sâhifeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir. Madde 43 — Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır. Madde 44 — Onlar (Yani Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır. Madde 45 — a) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, Mü'minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harb vak'aları müstesnadır. Madde 45 — b) Herbir zümre kendilerine ait mıntıka (gerek müdafaa ve gerekse sair ihtiyaçlar hususunda) dan sorumludur. Madde 46 — Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç teinin edenler, sâdece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir. Madde 47 — Bu kitab (yazı), bir haksız fiil ika eden veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki, bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki, Medine'de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm ikaı halleri müstesnadır. Allah ve Resulullah Muhammed (s.a.v.) himayelerini, (bu sahifeyi) tam bir sadâkat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi ÖRNEK BİR İSLÂM ANAYASASI VE HÜKÜMLERİ Muasır İslâm hukukçuları da İslâm anayasa hukuku ile ilgili önemli çalışmalar yapmışlardır. Biz konu ile ilgili araştırmaları kısaca özetleyecek, sonra da Avrupa İslâm Konseyi tarafından hazırlanan örnek bir İslâm Anayasasının tam metnini zikredeceğiz. Kanaatimize göre, hem mukayeseli hukuk alanında çalışanlar açısından ve hem de hukuk tarihi açısından, konu ile ilgilenen hukukçu ve ilim adamlarına yararlı olacaktır. Modern Türk hukukçusunun böylesine önemli hukuki gelişmelerden habersiz olması düşünülemez. MUASIR İSLÂM HUKUKÇULARININ KONUYLA İLGİLİ ÇALIŞMALARI Konuyla ilgili ilk ciddi teşebbüs, 21 - 24 Ocak 1951 tarihinde Karaçi'de Seyyid Süleyman Nedvî başkanlığında toplanan ve içlerinde büyük İslâm âlimi Mevdudî'nin de bulunduğu 31 üyeden meydana gelen bir komisyon tarafından gerçekleştirilmiştir. Komisyonun çalışmaları sonucu, modern ancak müslüman bir devletin, bütün müslüman fertlerinin ittifak edebilecekleri temel esaslar tesbit olunmuştur. Sayıları 22'yi bulan İslâm Anayasası'nın temel prensipleri, kısaca şöyle özetlenebilir: 1 — Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a aittir. 2 — Kanunlar, Kur'an ve Sünnet'e dayanmalıdır; bu iki kaynağa muhalif kanunlar yapılamaz. 3 — Devlet; ülke, dil ve soy gibi beşerî esaslar üzerine değil, İslâm'ın getirdiği ilahi esaslar üzerine kâimdir. 4 — Kitab ve Sünnet'in emir ve yasaklarını icra; ma'rufu emir ve münkeri nehiy temel esasdır. 5 — İslâm kardeşliğini tesis etmek, devletin en önemli görevidir. 6 — Devlet, sınıf ve din farkı gözetmeksizin, zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyenlere yardım elini uzatmakla mükellefdir. 7 — Vatandaşlar, fırsat eşitliğine sahiptir ve bütün hak ve hürriyetlerden eşit olarak istifade ederler. 8 — İslâm'ın müsaade ettiği istisnai haller dışında, sözkonusu haklara tecavüz edilemez ve cezalandırmada da şahsîlik prensibi esas alınır. 9 — Meşruiyeti kabul edilen bütün mezhep müntesipleri, mezhep hürriyetinden tam olarak istifade ederler. 10 — Gayr-i müslimler, din ve vicdan hürriyetine sahiptirler; ahval-i şahsiye konusunda isterlerse kendi hukuklarını tatbik edebilirler. 11 — Gayr-i müslimlerle yapılan zimmet andlaşmasına devlet riayet etmekle mükellefdir; 7. maddedeki haklardan bunlar da istifade ederler. 12 — Devlet reisinin müslüman, erkek ve diğer aranan şartlara hâiz birisi olması gerekir. 13 — Devleti yürütme gücünün başı devlet reisidir; ancak yetkilerinin bir kısmını ferdlere yahut kurullara devredebilir. 14 — Devlet reisi, devleti şura usulüne uygun olarak idare etmekle mükelleftir. 15 — Devlet reisi, anayasayı ilga edemez ve istibdad yoluna başvuramaz. 16 — Devlet başkanını seçme hakkına sahip olanlar, azletme hakkına da sahiptirler. 17 — Devlet reisi, medeni haklar açısından diğer vatandaşlar gibidir; kanun dışına çıkamaz. 18 — Devlet ricali de dahil olmak üzere bütün vatandaşlar için tek kanun vardır; bunlan da sadece mahkemeler tatbik eder. 19 — Yargı (kaza) bağımsızdır. 20 — Devlet nizamına aykırı olan, fuhuş ve anarşiyi teşvik eden ve dini tahkir eden yayınlara müsaade edilemez. 21 — Ülkenin vilâyet ve eyâletleri, devletin idarî üniteleridir; kabile, dil ve soya dayalı ünitelere müsaade edilemez. 22 — Anayasanın hiçbir hükmü, Kur'an ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez. (144) Bu çeşit gayretlerin yanında, ayrıca İslâm Anayasa hukukunun temel esaslarını ortaya koyan ilmî eserler de telif edilmiştir. Biz bu konuda ayrıntıya girmeden, İslâm Konseyi'nin bir çok İslâm hukukçusuna baş vurarak hazırladığı Örnek İslâm Anayasası üzerinde duracağız. -------------------------------------------------------------------------------- (144) El-Mevdudî, Nazariyet'ül-İslâm, Şam 1964 sh. 360 vd. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi İSLÂM KONSEYİ'NİN KONU İLE ALAKALI GAYRETLERİ İslâm'ın meseleleri ve İslâm'a ait ilimlerin araştırılması ile meşgul olan müslüman mütefekkir, yazar ve devlet adamlarından bir kısım şahsiyetler, Avrupa'da İslâm Konseyi = Meclis-i İslâmi = Islamic Council ismiyle bir kültür kurumu teşkil etmeye teşebbüs etmişlerdir. Bu konsey, resmen 5 Zilhicce 1402/22 Kasım 1982 tarihinde Paris'de akdolunan bir beynelmilel konferansla kurulmuştur. Konferansın gayesi İslâm aleminin ve müslümanların günümüzde karşı karşıya bulundukları siyasi, iktisadi, idari ve hukuki durumun tahlil edilmesidir. Bu gaye ile kurulan İslâm Konseyi, ilmi alanda da önemli gayretler içine girmiştir, İslâm Konseyi'nin çalışmaları ilk meyvesini «Evrensel İslâm Beyannamesi» ile vermiştir, ikinci çalışmalarının neticesini, hazırladıkları «İslâm Evrensel insan Hakları Beyannamesinde görüyoruz. Konsey'in üçüncü çalışması ise örnek bir «İslâm Anayasası» nı hazırlayarak, dünya hukukçularının istifadesine sunması olmuştur, İslâm Konseyi'nin diğer gayelerini de yayınladıkları bir eserden istifade ederek şöyle özetleyebiliriz: — Kitap ve Sünnete dayalı İslâmî hayatın te'sisi için elden gelen gayreti sarfetmek. — İslâm'ın koruduğu ihsan haklarını en geniş ölçüde muhafaza ve müdafaa eylemek. — Bütün İslâm âleminin birlik ve beraberliğini te'min için çalışmak. — Başta Kudüs olmak üzere işgal altındaki İslâm topraklarını işgalden kurtarmak için her teşebbüsü yapmak. — Müslüman toplumları her konuda aydınlatmak ve İslâmiyet hakkında doğru bilgilerin neşri için gayret göstermek. Bu zikrettiklerimizin dışında başka gayeleri de var ise de bu kadarıyla yetiniyoruz. Şimdi, İslâm Konseyi Genel Sekreteri Salim Azzâm'ın konu ile ilgili izahlarını özetle buraya kaydedelim : islâm Anayasası - F.: 8 «Bugün İslâm âleminde bir yapı değişikliğinin yaşandığı bir gerçektir. Bu yapı değişikliğinin asıl sebebi, İslâm ülkelerindeki mevcut siyasi ve sosyal şartların müslümanların gönülden bağlı oldukları İslâmi değerlere uygun olmayışıdır. Sözkonusu yapı değişikliği, İslâm'ın fecr-i sadıkı için iyi bir işarettir. Günümüzdeki İslâmi uyanışın en önemli özelliği, müslümanların İslâm'ın her asra uygun gelecek bir nizam olduğuna inanmaları ve her alanda bu gaye ile ilgili ilmî araştırma yapmalarıdır. Şu anda İslâm âleminde hâkim olan sosyal ve siyasi nizamlar, tamamen yabancı bir medeniyetin mirasları durumundadırlar. Kur'an-ı Kerim, sadece insanlar için bazı ahlâk! kaideler vaz' eden bir kitap değildir. Ayrıca, anayasa, devletler, usul, ceza, ticaret ve medenî hukuklarla ilgili hükümler de vaz' eylemiştir. Bu hükümleri tatbik edecek olan da İslâm devletidir. Müslümanların yabancı hâkimiyetlerin boyunduruğu altında yaşamaları halinde, İslâm hukukunu tatbik etmemeleri mazurdur. Ancak siyasi istiklallerini elde ettikden sonra bu halin devamı manasızdır. İslâmiyet, sosyal bir nizamın tesisi için İslâm Devletini ikame eylemiştir; bu nizamda Kur'an'ın esasları hâkim olacaktır. Devletin tâbi' olacağı emir ve yasaklan tayin eylemiş ve böylece devletin İslâmîliğini temin yoluna gitmiştir, İslâm Devleti, Kur'an ve Sünnet'in esaslanna dayanan ve Allah'ın ilahi hukuk nizamından hâkimiyetini tescil eden bir devlettir. İslâm Konseyi, İslâm alemindeki İslâmî uyanışı bütün gücüyle desteklemekte ve şiddetle ihtiyaç duyulan konularda İslâm'ı anlatan beyannameler neşri için elinden gelen gayreti göstermektedir. Bu beyannameler, muasır İslâm toplumlarının müşküllerini çözmeye yöneliktir. Bu gaye ile, kuruluşundan bugüne kadar iki önemli beyanname yayınlamış bulunmaktadır. Birincisi; 1980 yılında Londra'da yayınlanan «Evrensel İslâm Beyannamesi» dir. ikincisi ise; 1981 tarihinde yayınlanan «İslâm Evrensel insan Hakları Beyannamesi» dir. Allah'a hamd olsun, bugün de üçüncü bir beyannamesini neşretmektedir: «örnek İslâm Anayasası.» (145) (145) Bugüne kadar, sözkonusu anayasa, Arapça, ingilizce Fransızca, Urduca ve Almanca olarak yayınlanmıştır. Kanaatimize göre Türkçe olarak ilk defa bu eserimizde yayınlanmaktadır. Yayınladığımız «Örnek İslâm Anayasası», İslâm anayasa hukukunun tesbit ettiği hükümlerin temel esaslarını ve kaidelerini özet olarak ihtiva etmektedir. Ayrıntıları ve özel halleri, içtihadı görüşlere ve ilmî doktrine bırakmıştır, Örnek İslâm Anayasası'nın temelini teşkil eden hedef ve esasları şöylece özetlemek mümkündür: Birincisi: Allah'ın mutlak hâkimiyetini kabul etmekdir ki, bu da ancak İslâm hukukunun esas kabul edilmesiyle mümkündür. Yani devletin kanunu, İslâm hukuku olmalıdır. İkincisi: insana değer vermek ve onun yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğunu kabul etmektir. Gerçekten Allah, insanı, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği bir emanetle mükellef kılmış ve onu şereflendirerek kendisine halife olacak şekilde yaratmıştır. «Gerçekten biz insanoğlunu şerefli bir mahluk olarak yarattık, yerde de gökte de onu bineklerle taşıttık, onlara en güzel rızıkları ihsan ettik ve insanları yarattığımız bir çok yaratıklara üstün kıldık.» (146) Üçüncüsü: İnsanlar arasında eşitlik esasına riayet etmek. Irkçılığın, kabileciliğin ve Allah'a kulluk ile takva üstünlüğü dışında insanlar arasında üstünlük vesilesi kabul edilen her şeyin varlığına' değil gölgesine dahi müsaade etmemek. «Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve sizleri kabileler ve ayrı ayrı milletler halinde kıldık ki, birbirinizi tanıyasınız ve birbirinize muarefe ile muamele edesiniz. Zira sizin Allah katında en yüce olanınız, Allah'dan en çok korkanınız yani muttaki olanınızdır.» (147) Dördüncüsü: İnsan haklarını, kaynağı kralların iradesi değil, Allah'ın iradesi olacak şekilde sağlam bir tarzda yerleştirmektir. Kaynağı ilahî olduğundan, dokunulamaz, kaldırılamaz ve hiç bir güç tarafından çiğnenemez. insan haklarını çiğneme Allah'a ma'siyet sayılır. Beşincisi: İnsanlık münasebetlerinde «adalet ve ihsan» esaslarını yerleştirmektir. Adalet, hakları korur ve ihsan ise merhamet kapılarını açar. Adalet ve merhametin bulunduğu yerde, insanlar emniyet ve huzur içinde yaşarlar. Altıncısı: Kur'an'ın tavsiyesine ve Resûlüllah'ın tatbikatına uyarak, şûra esasını, toplum hayatının temeli ve idarenin bel kemiği haline getirmektir. Böylece, tek kişinin veya azınlığın hâkimiyeti önlenmiş olur. Yedincisi: İman ve inanç kardeşliğinin, insan kardeşliğinin temelini teşkil ettiğini idrak etmektir. Bu esaslar gözönüne alınarak hazırlanan örnek anayasa, uzun bir cehd ü gayretin sonucudur. Hazırlanmasında, çok âlimler, mütefekkirler, devlet adamları ve islâm mücahidlerinin büyük paylan vardır. Hepsine de teşekkür ve takdirlerimizi arzediyoruz. Yüce Allah'dan da bu hayırlı hizmeti muvaffak ve mübarek kılmasını niyaz ediyoruz. Hamd olsun O Allah'a ki, bizi böyle bir hayırlı işde muvaffak kılmıştır. O'nun hidayet ve yardımı olmasaydı biz muvaffak olamazdık. O, bize yeter ve ne güzel bir vekildir. İslamabad, 6 Rebiülevvel 1404 - 10 Kasım 1983 Salim Azzâm Genel Sekreter İslâm Konseyi Genel Sekreteri'nin yazdıkları, Örnek İslâm Anayasası hakkında gerekli fikir ve bilgileri verdiği için, biz değerlendirmeyi de konu ile ilgilenenlere bırakıyoruz. Şimdi de önce Kur'an'dan konuyla ilgili bazı ayetleri orijinalleriyle birlikte zikredecek, sonra da İslâm Anayasası'nın başlangıç kısmını ve 87 maddeden oluşan metnini olduğu gibi Türkçe'ye aktararak kitabımıza alacağız. Biz sana Kitab (Kur'ân)ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma! (Nisa, 105) -------------------------------------------------------------------------------- ' 'Onlar hâla câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah 'dan daha güzel hüküm verecek? Fakat bunu ancak yakın ve iman sahibi olan bir kavim anlar.,, (Mâide, 50) -------------------------------------------------------------------------------- "Hayır. Ya Muhammed, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında meydana gelen anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden gönülleri hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, tam iman etmiş olamazlar.,, (Nisa, 65) -------------------------------------------------------------------------------- Mü'minler, aralarında hükmetmek üzere Allah'ın Resulüne davet edildikleri zaman, sözleri şu olur: "Dinledik, itaat ettik,,. İşte asıl muradlarına eren ve felaha kavuşanlar bunlardır.,, (Nur, 51) -------------------------------------------------------------------------------- (146) Kur'an, İsra, 70 (147) Kur'an, Hucurât, 13 |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi TEMEL ESASLAR Madde 1 — a — Hâkimiyet, tamamen Allah'a aittir ve hâkim olan hukuk nizamı İslâm hukukudur. b — Kur'an ve Sünnet'de ifadesini bulan İslâm Hukuku, yasamanın kaynağı ve hâkimiyetin temel esasıdır. c — Yüksek otorite, önemli bir emanet ve sorumlulukdur. Halk bunu, şer'î hükümlere uygun olarak bizzat kullanır. (148) (148) Kur'an, Yusuf, 67: «Hüküm ve hâkimiyet sadece Allah'a aittir.» ; Câsiye, 18 : «Sonra seni de bir hukuk nizamını icraya memur kıldık. O halde sen ona tâbi ol. Bilmezlerin heva ve heveslerine uyma.»; Nisa, 58 : «Şüphesiz ki Allah, size emânetleri (başta kamu hizmetleri olmak üzere), ehil ve erbabına teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emrediyor. Gerçekte Allah size ne güzel öğüt veriyor! Allah, hiç şüpheniz olmasın ki, sözlerinizi ve hükümlerinizi işitici ve bütün yaptıklarınızı görücüdür.»; Altı meşhur hadis kitabından beşinin naklettiği şu hadis de önemlidir : «Hepiniz birer râîsiniz (yani gözetleyici ve çoban gibisiniz) ve kendi ra'iyyetinizden (gözetiminiz altında bulunanlardan) sorumlusunuz. Devlet reisi bir raidir, kendi milletinin hukukunu muhafazadan sorumludur. Koca bir raidir, kendi ailesinden sorumludur. Kadın da kocasının evinde bir raidir, aile yuvasının hüsn-ü idaresinden sorumludur. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir raidir, efendisinin malını muhafazadan sorumludur.» Madde 2 — Her İslâm Devleti, İslâm âleminin bir parçasıdır ve orada yaşayan müslümanlar da İslâm milletinin bir cüz'üdürler. (149) (149) Kur'an, Mü'minun, 52 : «Şu insanlar, tek bir millet halinde sizin milletinizdirler. Ben de sizin Rabbinizim. Sadece benden korkunuz.»; Hucurât, 10 : «Mü'minler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırınız. Allah'dan korkunuz, ta ki, lütfuyla esirgenesiniz.»; Enfâl, 72 : «İman edip hicret edenler, Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad yapanlar ve muhacirleri barındırıp yardım edenler yok mu? İşte bunlar, birbirinin gerçek dostudurlar.» Madde 3 — İslâm devleti ve toplumu, aşağıdaki esaslar üzerinde kâimdir: a — Şer'î hükümlere ittiba' ve onları hayatın her safhasında tatbik etmek. b — Şûra usulünü, idarenin ve hâkimiyetin temel şekli kabul etmek. c — Kâinattaki bütün güç ve servetin Allah'a ait olduğuna, kâinattaki herşeyi kullarının menfaati için yarattığına ve kimsenin müdahale hakkının bulunmadığına gönülden inanmak. Bu sebeple her insanın kâinatta kendisi için hazırlanan ilahî payı alması tabiî hakkı olacaktır. d — Topluma ait güç ve servet kaynaklarını ve fertlere ait mülk ve imkânları, Allah'ın emaneti olarak kabul eylemek, kendilerini onun adına tasarruf eden; muhafaza etmek ve sözkonusu imkânları hikmetleri doğrultusunda kullanmakla görevli memurlar gibi görmek. e — Yaratıcının ihsan ettiği şekilde insan haklarını kabul etmek ve yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar, mazlumlara ve ezilenlere yardımcı olmak. f — Yüksek otoritenin (devletin) zorlamasından ziyade, vicdanî muhasebeyi hayatın temel esası ve yaşayışın aslî kaidesi olarak görmek. Fertlerin İslâmî şahsiyetini geliştirmek ve toplumda İslâm'ın terbiye usulleriyle müslüman bir yapı teşekkül ettirmek; böylece, eğitim programları, kültür, tanıtım ve benzeri konularda da gittikçe gelişen İslâmî bir yapıya kavuşmak. g — Bütün insanlar için müreffeh bir hayatın yollarını açmak; gücü yetenler için çalışma fırsatlarını ve müzminlik, hastalık yahut ihtiyarlıktan dolayı geçimini teminden âciz olanlar için de sosyal yardım vesilelerini temin etmek. h — Sağlık, eğitim, kültür hizmetleri, sosyal hizmetler ve diğer kamu hizmetlerini tekeffül etmek. i — İslâm milletinin birliğini esas kabul ederek bunun gerçekleştirilmesi için gereken her şeyi yapmak. j — İslâm'a davet ve tebliğ görevini ifa etmek. (150) (150) Nisa, 105 : «Gerçekte biz sana bu Kur'an'ı, Allah'ın sana gönderdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye hak olarak gönderdik. Artık hâinlere müdafaacı olma.» Câsiye, 18 (bkz : Bir önceki dipnot); Mâide, 44, 45, 47 : «Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle, onları inkâr ederek hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.»; «Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmez ise, onlar zâlimlerin ta kendileridir.»; «Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar fâsıkların ta kendileridir.»; Şûra, 38 : «Bunların işleri ve idareleri, aralarında müşavere iledir.»; Mâide, 120 : «Göklerin, yerin ve içlerindeki herşeyin gerçek tasarruf ve mülkiyeti Allah'a aittir. O, herşeye hakkıyla kadirdir.»; Tevbe, 105; El-Hadid, 7 : «Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Size tasarruf için vekâlet verdiği maldan Onun yolunda harcayın, içinizde iman edip de bu şekilde harcamada bulunanlar için büyük mükâfat vardır.»; Nisa, 75 Tevbe, 122 : «Mü'minlerin hepsinin topyekûn savaşa çıkmaları doğru değildir. Bir kısmı da, din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenip kavimleri savaştan geri döndüklerinde onları Allah'ın azabıyla korkutmak için geride kalıp ilim tahsil etsinler...»; Tevbe, 105; Al-i Imran, 103; «Hepiniz toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız. Parçalanıp ayrılmayınız. Allah'ın üzerinizdeki ni'metini düşününüz. Hani siz birbirinizin düşmanları idiniz de. O, kalplerinizi İslama ısındırıp birleştirmişti. O'nun bu nimeti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı, işte Allah size âyetlerini böylece apaçık bildiriyor. Ta ki, doğru yola eresiniz.» Buharî, Müslim : «Ben, her müslümana yer yüzündeki insanların en yakınıyım. Sizin her hanginiz ölür de bir borç veya çoluk-çocuk bırakırsa, ben onun velisiyim ve yardımcısıyım. Herhangi biriniz de mal bırakırsa, tamamen mirasçılarına aittir.»; Buhari: «Tarafımdan tebliğ edilen Kur'an'-dan bir âyet olsun halka ulaştırınız.»; İbn-i Mâce : «ilim tahsil etmek, erkek ve kadın her müslüman üzerine bir vecibedir.» Mâide, 67: «Ey Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen Kur'an'ı tebliğ et. Eğer bu görevi ifa etmezsen, Allah'ın elçilik vazifesini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler güruhunu muvaffak eylemez.»; Yusuf, 108 : «Habibim de ki: işte benim yolum budur. Ben insanları, Allah yoluna körü körüne değil, basiretle da'vet ediyorum. Ben de, bana tâbi olanlar da böyleyiz.»; Nahl, 125: «insanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle da'vet et. Onlarla mücadeleni en güzel şekilde yap. Şüphesiz ki, Rabbin, yolundan sapanları da, hidayete erenleri de en iyi bilendir.» |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER Madde 4 — a — Bütün insanların hayatı, malı ve ırzı hürmete değer ve dokunulmazdır. Dokunulmazlıkları, İslâm hukukunun tesbit ettiği meşru' bir sebep yahut meşru' bir icrâî emir olmadıkça kaldırılamaz. b — Ölülerin maddî ve manevî hukukunu çiğnemek caiz değildir. (151) (151) İsrâ, 33 : «Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep bulunmadıkça kıymayınız.»; Mâide, 32 : «Kim bir canı, kısas sözkonusu olmaksızın yahut yeryüzünde bir fesad çıkarma gibi meşru' bir sebep bulunmaksızın, öldürürse, bütün insanları katletmiş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa, bütün insanları ihya etmiş gibi olur.»; Müslim: «Her müslümanın malı, ırzı ve hayatı, diğer müslümana haramdır. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter.»; Beş Sahih Hadis Kitabı: «Müslüman kişinin kanı, kısas, zina haddi ve dinden çıkma sebepleri dışında helal olmaz.»; Buhari: «ölülere sövmeyiniz...» Madde 5 — a — Kimseye, hiçbir şekilde bedenî yahut manevî işkence yapılamaz; kendisine, aile fertlerinden birine yahut değer verdiği kişilere eziyet veya hakaretle tehdit edilemez. Ayrıca suç ikrarına veya kendisine yahut başkasına zararlı olan bir fiil, söz ve de bir başka şeye ikrah edilemez. b — İşkence suçtur, işkence suçunda, suç ve ceza zamanaşımı sözkonusu değildir. (152) (152) Kur'an, Ahzâb, 58 : «Erkek ve kadın bütün nüminlere, işlemedikleri bir suç yüzünden işkence ve eziyet edenler, muhakkak bir yalan ve apaçık bir suç yüklenmişlerdir.»; İbn-i Mace : «Allah, benim ümmetimden, hata, unutma ve ikrah hallerinde yaptıklarını affetmiştir.»; Beş Hadis Kitabı: «Allah, kıyamet günü, dünyada insanlara işkence edenleri azaplandırır.» Madde 6 — a — Ferdin hususi hayatı hürmete değerdir; dokunulamaz. b — Mesken, haberleşme ve konuşma hürriyetlerinin gizliliği ve dokunulmazlığı esasdır. Dokunulmazlıkları, ancak gerekçeli mahkeme kararı ile kaldırılabilir. (153) (153) Kur'an, Nur, 27-28 : «Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka ev ve odalara, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selam da vermeden girmeyiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır. Olur ki, iyice düşünür, hikmetini idrâk edersiniz. Eğer evde kimse yoksa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Şayet size geri dönün denilirse, hemen dönüp gidin. Bu, sizin için daha temiz bir harekettir. Allah ne yaparsanız hakkıyla bilendir.» Ebu Davud ve Tirmizi: «Müslümanlara eziyet ve işkence etmeyiniz.»; Müslim ve Ahmed bin Hanbel'in naklettiği bir başka hadis daha vardır. Madde 7 — Devletin gelirleri nisbetinde, her insanın hayatın zaruri ihtiyaçları arasında yer alan yeme, içme, giyme, eğitim ve sağlığına riayet hakkı vardır. (154) (154) Kur'an, Hûd, 6 : «Yerde yürüyen hiçbir canlı hariç olmamak üzere, rızıkları Allah'ın üzerinedir.»; Taha, 118-119 Madde 8 — Fikir, düşünce ve inanç hürriyeti, devletin garantisi altındadır. Bunlan neşretme hürriyeti ise, şer'i hükümler çerçevesinde korunur. (155) (155) Kur'an, Sebe', 46; Bakara, 256: «Dinde zorlama yoktur.»; El-Kâfirun, 6 : «Sizin dininiz size ve benim dinim de bana.» Madde 9 — a — Bütün insanlar, kanun önünde eşittirler ve kanun ile eşit olarak korunurlar. b — Hayatın bütün imkân ve fırsatlan hususunda eşit olma da, her insan için mutlak bir haktır. Hiç bir şahsın çalışma fırsatlarından, denk işe eşit ücretten mahrum edilmesi yahut insanlar arasında soy, renk, dil ve dinden dolayı ayırım yapılması caiz değildir. (156) (156) Kur'an, Nisa, 105; Ahkâf, 19 : «Bütün insanların amellerine göre dereceleri ve mertebeleri vardır. Bu da kendilerine hiç-bir haksızlık edilmiyerek yaptıklarının karşılığını onlara tamamen ödemek içindir.»; Hucurât, 13 Madde 10 — a — Her ferdin sadece şer'î hükümlere uygun hareket etme hakkı vardır. b — Kanun hükümleri, yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir, kanunun sarahati olmadıkça ve bazı cezaî hükümler dışında geriye yürümez. (157) (157) Nisa, 60, 135 : «Ey iman edenler! Adaleti titizlikle uygulayan hâkimler olun ve Allah için şahitlik yapın. Velev ki, şahsınızın, ana babalarınızın yahut yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun. İster zengin ister fakir olsunlar. Çünkü Allah ikisine de sizden daha yakındır. Hakdan yüz çevirerek heva ve arzunuza uymayın.»; Mâide, 95 Madde 11 — a — Kanunsuz suç ve ceza yoktur. b — Her insan kendi fiillerinden sorumludur; başkasının suçu ile muaheze edilemez. c — Sanık, kesin yargı kararıyla suçu sabit oluncaya kadar suçsuz kabul edilir. d — Müdafaa hakkı tam olarak verilen âdil bir yargılama yapılmadan, hiç bir kimse cezalandırılamaz. (158) (158) Kur'an, îsra, 15 : «Kim doğru yolu bulursa, kendi lehinedir ve kim de sapıtırsa, kendi aleyhinedir. Hiç bir suçlu ve günahkâr, başkasının suçunu ve günahını yüklenemez. Biz, peygamber gönderinceye kadar kimseye azap etmeyiz.»; Tür, 21: «Herkes, ameli karşılığında bir rehindir.»; Fâtır, 18 : «Günahkâr hiç bir nefis, başkasının günahını çekmez Günahı çok bir kişi, suçlu yakın hışmı olup onu taşımaya çağırsa bile, başkasının günahı ona yükletilemez.»; Yusuf, 79 Ebu Davud ve Tirmizi: «Karşında iki hasım yargılanmak üzere oturduklarında adaletle hükmet.»; Beş Hadis Kıtabı: «Hak sahibinin de söz hakkı vardır.» Madde 12 — a — Her ferdin, idarî otoritenin zulmünden korunma hakkı vardır. Hiç bir kimse, kendine has iş yahut durumunu yorumlamaya zorlanamayacağı gibi, kesin karine bulunmadıkça hiç bir şekilde ithamda da bulunulamaz. b — Şahsi haklarını yahut kamu haklarını müdafaa için sarfettiği gayretlerinden dolayı kimse mutazarrır edilemez. (159) (159) Kur'an, Ahzâb, 58; Bakara, 282-283 Madde 13 — a — İslâmî çerçevede evlilik, her müslümanın hakkıdır ve aile binasının inşası için tek meşru' yol budur. b — Eşlerin ve çocukların nafakasını te'min, gücü nisbetinde kocanın görevidir. c — Annelik, aile, devlet ve toplum içinde özel olarak korunmaya değer bir hakdır. d — Her çocuğun ana-babası üzerinde, en güzel şekilde terbiye edilmesi, eğitilmesi ve yetiştirilmesi haklan mevcuttur. e — Çocukların, erken yaşlardan itibaren çalıştırılması caiz değildir. (160) (160) Kur'an. Nur, 32-33; Mü'minûn, 5-7; Nisa, 34; Lokman, 14-15; İsra, 24; Müslim, Konu ile ilgili bir hadis. Madde 14 — a — Vatandaşlık esaslarını kanun tanzim eder. b — İslâm Devletinin vatandaşı olmak, her müslümanın hakkıdır. Kanun, bu haklan nasıl kullanılacağını düzenler. (161) (161) Kur'an, Haşr, 8-10 Madde 15 — Kanunun takdir ettiği haller dışında, her vatandaşın ikamet, nakil ve göç hakkı vardır. Vatandan kimse sürgün edilemez ve vatana geri dönüşe de engel olunamaz. (162) (162) Kur'an, Mülk, 15; Bakara, 217 Madde 16 — a — Dinde zorlama yoktur. b — Gayr-i müslim azınlıkların, dini âyinlerini yapma hakları mevcuttur. c — Azınlıkların ahvâl-i şahsiyesi hususunda kendi dini hükümleri geçerlidir. Ancak kendileri, İslâm hukukunun tatbikini isterlerse, şer'î hükümlere tâbi' olurlar. (163) (163) Kur'an, Bakara, 256; Kâfirun, 6; Mâide, 42-43, 47-48 »164) Kur'an, Şûra. 38; Mâîde, 2 Madde 17 — Kamu idaresine ve siyasi hayata katılmak, belli bir yaştan sonra her vatandaşın hem hakkı ve hem de görevidir. (164) Madde 18 — a — Vatandaşların, toplantı hürriyeti ve programları şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla her çeşit siyasî, kültürel, ilmi, sosyal ve başka gayeli dernek ve müessese kurma hakları mevcuttur. b — Sözkonusu teşkilâtların, hususi hükümlerini ve çalışma esaslarını hususi kanunlar tanzim eder. (165) (165) Kur'an, Mâide, 2 : «İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşınız. Günah işlemek ve meşru' sınırlan aşmak hususunda ise yardımlaşmayınız. Allah'dan korkunuz.» Madde 19 — Şer'î hükümler çerçevesinde, isteyene sığınma hakkı verilebilir. Devlet, sığınma hakkı tanıdığı şahısların, emniyetini, korumasını ve durumu müsait değilse konaklama masraflarını karşılamak ve onu talep ettiği takdirde emin olabileceği yere ulaştırmakla mükellefdir. (166) (166) Kur'an, Tevbe, 6 : «Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, ona aman ver. Ta ki, Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin olduğu yere kadar selametle ulaştır.»; Buhari ve Ebu Davud'un naklettiği bir hadis de vardır. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi ŞÛRA MECLiSi Madde 20 — a — Şûra Meclisi, belli sayıda üyelerden oluşur. Üyelerini, genel seçim yoluyla bizzat halk seçer. b — Şûra Meclisinin görev süresi, istenildiği kadar tayin olunabilir. c — Şûra Meclisine üyelik şartlarım kanun tanzim eder. Madde 21 — Şûra,.Meclisinin yetkileri şunlardır: a — Gerektiğinde «Alimler Meclisi»nin de görüşünü alarak, yasama yoluyla İslâm Hukukunun gayelerini gerçekleştirmek. b — Kanunları vaz'etmek. c — Devletin genel durumunu, yıllık bütçesini, nihaî hesabını tesbit ve devlet gelirlerini harcayan kurumları teşkil ve kabul eylemek. d — Bizzat yahut yetkili kılacağı organlar eliyle, bakanların, devlet kurum ve müesseselerinin işlemlerini takip ve tahkik ile siyasi hükümeti kontrol etmek. e — Savaş, barış ve benzeri beklenmedik umumi hallerde, devlet reisine yetki vermek. f — Devletler arası akdedilen andlaşma ve ittifak belgelerini tasdik eylemek. Madde 22 — Şûra Meclisinin üyeleri, görevlerini ifa ederken kendi görüş ve düşüncelerini açıklama hürriyetine sahiptirler. Bu görüş ve düşüncelerinden dolayı, tevkif edilemezler, tutuklanamazlar, hiç bir şekilde eziyet ve zarara ma'ruz bırakılamazlar ve meclis üyeliğinden düşürülemezler. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi DEVLET BAŞKANLIĞI (İMAMET) Devlet başkanlığı (imamet), dînin hükümlerini tatbik ve İslânı milletinin maslahatlarını intizama sokma açısından önemli bir müessesedir. Madde 23 — a — Devlet başkanı (imam = emir), devletin yürütme gücünün başıdır. Seçmenlerin salt çoğunluğuyla seçilir ve görev süresi, göreve başlama (biat) tarihinden itibaren tayin edilecek belli bir müddet olabilir. b — Devlet başkanı (imam), raidir yani halkını gözetlemekle görevlidir; halka ve Şûra Meclisine karşı sorumludur. Hususi hükümleri kanun tanzim eder. (167) (167) Kur'an, Nisa, 59: «Ey iman edenler! Allah'a, peygambere ve sizden olan ülül-emre itaat ediniz. Eğer bir konu hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygamberine götürünüz; tabii ki, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu, sizin için hem daha hayırlı ve hem de netice itibariyle daha güzeldir.»; Ayrıca Râî ile ilgili hadis ve Hz. Ebubekr'in halife seçildikten sonra irad ettiği hutbe de konuyu aydınlatmaktadır. Madde 24 — Devlet başkanında (imamda) aranan şartlar şunlardır: a — Müslüman ve tam ehliyetli olması (Belli bir yaş şartı da koşulabilir). b — Adil yani şer'an şahitliği kabul edilecek vasıflara sahip bulunması. c — İslâm'a bağlılığı ile bilinen ve İslâm hukuku konusunda anlayışlı ve dirayetli bir şahıs olması, d — Bedenen ve aklen bu makamın yüklerini yüklenebilecek şahsiyete sahip bulunması, e — Makamın vakarını zedeleyecek herşeyden beri olması. (168) (168) Kur'an, Nisa, 141; El-Kasas, 26 Madde 25 — Devlet başkanı (imam), göreve başlamadan önce Biat Meclisi önünde başkanlığı ilan edilir. Biat Meclisi, Şûra Meclisi, Alimler Meclisi, Yüksek Anayasa Meclisi üyeleri ile yargı organı başkanları, seçim kurulu üyeleri ve kuvvet komutanlarından oluşur. Meclis, başkandan, İslâm hukukunun lafzına ve ruhuna sâdık kalacağı; İslâm'ın esaslarına sımsıkı sarılacağı; Anayasa'ya bağlı kalacağı-, devletin topraklarını, fikri, siyasî ve iktisadî bağımsızlığını ve halkın meşru haklarını müdafaa edeceği; ayırım ve imtiyaz sözkonusu olmaksızın toplum içinde bütün fertler arasında adaleti temin edeceği ve de fertlerin haklı şikâyetlerini bizzat yahut yetkili organlar eliyle tahkik ettireceği hususlarında söz alır. Devlet reisi, hazır bulunanlardan, kendilerine asaleten ve halka vekâleten bîat alır. (169) (169) Kur'an, El-Feth, 10; El-Mümtehîne, 12 Buharî ve Müslim «İsraîloğullarını bizzat peygamberler idare ederdi. Ne zaman bir peygamber vefat etse, onun yerine bîr başkası gönderilirdi. Şüphesiz kî, benden sonra peygamber gelmeyecek tir. Ancak halifeler ve devlet reisleri idareyi yürüteceklerdir. Birden fazla da olabilirler. Sahabilerin «Birden fazla olurlarsa, biz ne yapacağız?» diye sormaları üzerine, birinciye biatte bağlı kalınız ve onlara haklarını veriniz ve itaat ediniz. Onlara da Allah, riayet etmeleri gereken haklarınızıdan hesap soracaktır.» Madde 26 — Devlet reisinin, bazı görüş ayrılıkları bulunsa bile, bütün vatandaşlardan isyan etmeksizin kendisine itaat etmelerini isteme hakı vardır. (170) (170) Kur'an, Nisa, 59; Buhari, Müslim. Ebu Davud, Nesai ve Tirmizi'nin naklettikleri şu hadis önemlidir: «Devlet reisinin emirlerini dinlemek ve Allah'a isyanla emrolunmadıkça itaat etmek, her müslümanın görevidir. Allah'a isyanla emr olunduğu zaman ise, emirlerini dinleme de, itaat sözkonusu değildir.» Madde 27 — Devlet reisinin, herhangi bir ayırım ve imtiyaz sözkonusu olmaksızın, diğer vatandaşlara tanınan hak ve ödevleri vardır. (171) (171) Kur'an, Kehf. 110 : «De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Şu kadar ki, bana yalnız Allah'dan başka hiçbir ilah bulunmadığı emrediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ve arzu ediyorsa, güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç bir şeyi ortak koşmasın.»; Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai ve Ebu Davud : «Ben de sizin gibi insanım.» Madde 28 — a — Devlet reisinin, devlet mallarından bir şeyi kendisi için satın alması yahut kiralaması yasak olduğu gibi, kendine ait herhangi bir malı devlete satması veya kiralaması da yasaktır. Aynca içte ve dışta, devlet mallarıyla alakalı başka bir tasarrufda bulunması da caiz değildir. b — Vazifeleri sebebiyle devlet reisine, ailesine ve diğer devlet görevlilerine takdim edilen hediyeler, müslümanların beytülmaline (hazineyte) konulur. (172) (172) Kur'an, Bakara, 188 : «Aranızda birbirinizin mallarını gayr-i meşru' yollarla yemeyiniz ve bile bile insanların bir kısım mallarını günahı mucip şekilde ve gayr-i meşru' bir tarzda yemeniz için hâkim ve idarecilere peşkeş çekmeyiniz.»; Buhari, Müslim ve Ebu Davud: «Ne oluyor bazı valilere (âmil) ki, vazife dönüşü şöyle diyor : Bu devlet hazinesinin payı, bu da bana hediye gelenler. Acaba babasının yahut anasının evinde oturup da bekleseydi, aynı hediyeler gelir miydi gelmez miydi? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Sizden kim ki, böyle gayr-i meşru' yollardan mal elde ederse, kıyamet günü, aldığı malları boynunda taşıyarak gelir.» Bu ifadelerden sonra, Hz. Peygamber'in elini sonuna kadar kaldırıp «Ey Allah'ım tebliğ ettim mi?» diye iki defa tekrarladığı nakledilmektedir. Madde 29 — Had, kısas ve diyet cezaları dışında kalan ta'zir cezalarım devlet reisinin affetme yetkisi vardır. Zikredilen cezalan ise, affedemez, hafifletemez, tenfizini durduramaz ve değiştiremez. (173) (173) Müslim : «Had cezasında şefaatçi mi olmak istiyorsun ...» Madde 30 — Devlet reisi yahut yetkili kıldığı makamların, diğer devletlerle veya devletler arası kuruluşlarla andlaşma, ittifak veya benzeri devletlerarası belgeleri imzalama yetkisi mevcuttur. (174) (174) Kur'an, Mâide, 1; El-Enfal, 58, 61 : Buhari: «Müslümanların zimmeti tek zimmet gibidir, onları temsilen akdedilen bir andlaşmaya onların en aşağısı bile riayet eder...» şeklinde devam eden hadis. Madde 31 — Devlet reisi, Şûra Meclisinin kabul ettiği kanunları yayınlar. Meclisin kabul ettiği herhangi bir kanuna itirazı olursa, kabul tarihinden itibaren otuz gün içinde, itiraz sebepleri ile beraber Meclise tekrar gözden geçirmek üzere iade edebilir. Meclis, üçte iki çoğunlukla tekrar kabul ederse, artık kanunun yayınlanması kesinleşir. Madde 32 — Devlet reisi, iki yardımcısını (müsteşarlarını), bakanları, elçileri ve kuvvet komutanlarını tayin eder. Madde 33 — a — Devlet reisi, anayasa hükümlerini ve şer'i hükümleri ihlal ettiği zaman yargılanır. Yargılanması için, Şûra Meclisinin üyelerinin üçte iki çoğunlukla karan gerekir. Yargılama sonucunda biat akdini ihlal ettiği sabit olursa, devlet başkanlığı vasfı düşer. Bunun için de, üyelerinin üçte iki çoğunluğu ile alınan Biat Meclisinin kararı şarttır. b — Devlet reisinin ithamı, yargılanması ve azli ile alakalı hususları ve kaideleri kanun tanzim eder. (175) (175) Buhari, Müslim ve Ebu Davud : «Hz. Resûlüllah ile, zorda ve kolaylıkta itaat edip emirlerini dinlemek üzere biat yaptık...» şeklinde başlayan hadis ve ayrıca Hz. Ebubekr'in hutbesi. Madde 34 — a — Devlet reisi görevden kendi rızası ile ayrıldığında, istifa dilekçesi Şûra Meclisine tevcih olunur, b — Devlet reisliği makamı boşaldığında, geçici olarak yerine Şûra Meclisi reisi geçer ve yeni devlet başkanının seçimi tayin edilecek belli bir süre içinde mutlaka yapılır. c — Mevcut devlet reisinin üstlendiği vazifeyi ifa edememesi halinde de, kendisine Şûra Meclisi reisi vekâlet eder. Bu durum, azamî süresi belirlenen bir vakte kadar mümkündür. Bu süre içinde vazifesine dönemezse, devlet başkanlığı görevi boşalmış sayılır. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi YARGI (KAZA) Madde 35 — Yargılanma ve gerektiğinde yargıya başvurma, dokunulmaz bir hakdır ve bütün insanlar için yargı hakkı teminat altındadır. (176) (176) Kur'an, Nisa, 105; Şad, 26 : «insanlar arasında hak ve adaletle hükmet.» Madde 36 — a — Yargı görevi bağımsızdır ve aslî gayesi, insanlar arasında hakkın ve adaletin gerçekleştirilmesidir. b — Hâkimler de bağımsızdırlar ve kanun dışında üzerlerinde otorite yoktur. (177) (177) Kur'an, Mâide, 49 : «Aralarında Allah'ın sana indirdiği hükümlerle hükmet; onların keyiflerine uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmını sana tatbik ettirmemek için yapacakları sapıtmalardan şiddetle kaçın. Eğer onlar, Allah'ın hükümlerinden yüz çevirirlerse, bil ki Allah bu ve benzeri günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyordur, aldırma. İnsanlardan bir çoğu, maalesef Allah'ın emrinden çıkanlar güruhudur.» Madde 37 — Yargı bedelsizdir. Bu karşılıksız yargı hakkının suiistimal edilmemesi için gerekli hükümleri kanun tanzim eyler. (178) (178) Kur'an, Nisa, 58 : Hz. Peygamberin Mu'az bin Cebel'i Yemen'e kadı göndermesi ile alâkalı hadisde de konuyu aydınlatan hükümler vardır. Madde 38 — Yargılama alenidir. 'Ancak, ırz, namus, şahsi haklar ve ailevi ve emniyet sırları ile kamu yararı ve ahlakının muhafazası sözkonusu olduğu zaman, mahkeme yargılamayı gizli olarak yürütebilir. (179) (179) Kur'an, Mâide, 106 Madde 39 — a — Özel mahkemelerin kurulması yasaktır. b — Zikredilen hükümden silahlı kuvvetler mensuplarının özel askeri kanunlara göre suç teşkil eden fiillerinin yargılanması amacıyla kurulan askerî mahkemeler müstesna tutulmuştur. Askerî konular dışında kalan asker şahısların davaları normal mahkemelerde görülmeye devam eder. Madde 40 — Mahkeme kararlarının tenfizi, yetkililerin vazifesidir. Bunların tenfizinde gösterilecek ihmal veya kusur suçtur ve kanuna uygun olarak cezalandırılır. (180) (180) Kur'an, Nisa, 58-59 Madde 41 — Bu Anayasada zikredilen genel esaslara aykın olmamak şartıyla, yargı ile ilgili düzenleyici hükümleri, yargı için aranan şartları, hâkimlerin tayinleri, nakilleri ve azilleri ile alakalı kaideleri, yargı organı ile devletin diğer organlan arasındaki münasebetleri ve de yargıya ilişkin her konuyu kanun tanzim eder. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi HİSBE MÜESSESESİ Madde 42 — Hisbe (başta belediye hizmetleri olmak üzere iyiyi emir ve kötüden nehiy vazifesini ifa eden nev'i şahsına münhasır bir kurum) müessesesinin hedefleri şunlardır: a — İslâmi değerleri yüceltmek ve her çeşit tecavüzden korumak gayesiyle ma'rûfu emretmek ve münkeri nehyetmek. b — Fertlerin, devlet organlan karşısında şikâyetlerini ve sızlanmalarını araştırmak. c — Fertlerin hukukunun çiğnenmesin! önlemek. d — Devlet görevlilerinin çalışmalarını takip etmek, görevlerini ifa ederken yaptıkları kusur ve ihmallerini ortaya çıkarmak ve yapılan hataların tashihi için elden geleni yapmak. e — İdarî kararların yerindeliğini ve şeriliğini kontrol etmek. (181) (181) Kur'an, Al-i İmran, 104 : «Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, onlar herkesi hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.»; Buharı dışındaki Kütüb-i Sitte : «Sizden birisi bir münker (akla ve şer'e aykırı herşey) gördüğünde, mümkün ise eliyle onu değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa, diliyle karşı çıksın. Buna da gücü yetmiyorsa, kalbi ile karşı çıksın. Bu son durum, imanın en zayıf mertebesidir.»; Ayrıca Ebu Davud ile Tirmizi'nin ve de Buhari'nin naklettiği konu ile alâkalı hadisler de vardır Madde 43 — Hisbe müessesesinin başında, genel bir muhtesib bulunur. Her mahallî idare biriminde kendisine bağlı muhtesibler ve kanunun tesbit ettiği başka görevliler genel muhtesibe yardımcı olurlar. Kanun, hisbe ve muhtesible ilgili hususi hüküm ve kaideleri beyan eyler. Madde 44 — Muhtesibler, yetkilerini bizzat kullanabilecekleri gibi, kendilerine yöneltilecek ihtar veya şikâyet üzerine de kullanabilirler. Her konuda bilgi ve belge talep etme haklan mevcuttur. Talebe muhatap olanlar, muhtesiplerin isteklerini hemen yerine getirmek zorundadırlar. Madde 45 — Genel muhtesib, herhangi bir kanun yahut kanun tasarısının, zulme vesile olarak veya uygulamada zorluklar doğuracak hükümler ihtiva ettiğini yahut anayasaya aykırı olduğunu tesbit ederse, kanunun ilga yahut ta'dili için yetkili mercilere müracaat edebilir. Madde 46 — Muhtesibin yargı organının alanına giren konularda karar verme yetkisi yoktur. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi İKTİSADİ NİZAM Madde 47 — Cemiyetin iktisadi nizamı, İslâmî değerler üzerine kâimdir ve adalet, eşitlik, insanlık şerefi, iktisadî hürriyet, ekonomik münasebetlerin dengelenmesi, harcamaların ma'kul sınırlarda tutulması, insan gücünün ve gelir kaynaklarının en güzel şekilde kullanılması ve bütün bu imkânların cemiyetin ihtiyaçlarına yetecek şekilde ve planlı bir tarzda işletilmesi, sözkonusu iktisadî nizamın en önemli gayeleridir. (182) (182) Konu ile alâkalı olarak Müslim bir hadis nakletmektedir. Madde 48 — Bütün gelir ve servet kaynaklarını üretime geçirmek ve mümkün olan son mertebeye kadar işletmek, devletin görevidir. Ancak kanun dairesinde fertlerin de buna iştirak etmesi mümkündür. Devlete ait gelir kaynaklarının depolanması, işletilmemesi, imhası yahut aşın israfı caiz değildir. (183) (183) Kur'an, Câsiye, 12,13; Bakara, 267; Tevbe, 34 - 35; İsra, 26-27; Buhari ve Müslim : «Kamu hizmetini ifa ederken vefat eden hiçbir idareci yoktur ki, Allah, cehenem kokusunu ona haram kılmasın:» Madde 49 — a — Kamu mülkiyeti asıldır ve ülkenin tabiî servet ve kaynakları ile devletin kamu malları ile te'sis ettiği müessese ve kamu teşebbüslerini kapsar. b — Özel mülkiyet meşru ve dokunulmazdır. Ancak kanunun tesbit ettiği meşru yollarla iktisap edilmesi ve şer'an mubah olan gayelerde kullanılması şarttır. c — Kamu mülkiyeti, kamu yararının zaruri hale getirdiği haller dışında tasfiye edilemiyeceği gibi, özel mülkiyet de kamu yararı gerektirmedikçe, peşin ve âdil bedeli ödenmedikçe istimlâk edilemez. (184) (184) Kur'an, Nisa, 5; Bakara, 188 Madde 50 — a — İktisadi teşebbüs hürriyeti, kanun çerçevesinde teminat altındadır. b — Şer'an haram olan bütün kazanç ve harcama şekilleri yasaktır. c — Meşru yollarla elde edilen kazançlar ve mallar müsadere edilemez. (185) (185) Kur'an, Bakara, 168 : «Ey insanlar! Yerdeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla yiyiniz, şeytanın ayak oyunlarına gelmeyiniz. Çünkü şeytan sizin gerçekten apaçık düşmanınızdır.» Ebu Davud ve Tirmizi: «Allah içkiye, içene, yapana, taşıyana, üzümünü verene... lanet etsin.» şeklindeki hadis. Madde 51 — Para, mübadelenin vesilesi ve kıymetin ölçüsüdür. Parayı bu fonksiyonundan çıkaracak her mali ve nakdî (finansal) politika, gayr-ı meşru'dur. (186) (186) Beş Hadis Kitabı: «Altını altın ile mübadele etmek riba yani faizdir. Meğer ki, peşin alınıp verile...». Peşin olarak alınıp verilmesine sarf = kambiyo denilir. Madde 52 — Sahipsiz her mal, devletin mülküdür. (187) (187) Kur'an, Nur, 33 Madde 53 — Faiz (riba), ihtikâr, mal stoku, gayr-i meşru kazanç ve servet ve cemiyete zararlı diğer iktisadî teşebbüs ve muamelelerin hepsi yasaktır. (188) (188) Kur'an, Bakara, 275-280; Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi: «Resûlüllah, faiz yiyene lanet etmiştir.»; Muttaffifin, 2-3; Müslim : «Ancak hatalı hareket edenler ihtikâr yaparlar.»; Müslim : «Aldatan bizden değildir.» Madde 54 — Yabancı ekonominin hâkimiyetini önlemek devletin görevidir. (189) (189) Kur'an, Al-i İmran, 118-119 Madde 55 — «Sosyal İktisad Meclisi» ismiyle bir meclis kurulabilir. Bu meclis, İslâm hukukçularından, sosyal bilimcilerden ve iktisat uzmanlarından oluşur. Yetkileri şunlardır: a — Anayasa hükümleri çerçevesinde alınacak sosyal ve iktisadî kararlara iştirak etmek. b — Hükümete ve Şûra Meclisine, sosyal ve iktisadî planlar, bütçeler ve içtimaî ve iktisadî her konuda raporlar takdim etmek. Madde 56 — Sosyal İktisad Meclisi ve çalışma usullerini, hususi bir kanun tanzim eder. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi SAVAŞ VE SİLAHLI KUVVETLER (VELAYETÜL-CİHAD) Madde 57 — a — Cihad (Allah uğrunda savaş), daimi ve dini bir farizadır. b — İslâm nizamını ve İslâm ülkesini müdafaa etmek, her müslümanın görevidir. (190) (190) Kur'an, Tevbe, 38-39; Muhammed, 20; Bakara, 216; Nisa, 84; Ebu Davud : «Cihad, kıyamete kadar devam edecektir...» Madde 58 — a — Devlet, silahlı kuvvetleri ile ayakta durur. Bu sebeple mümkün olduğu kadar ve gerektiğinde ihtiyaca yetecek kadar ordu teçhiz etmek en önemli ve faziletli bir kamu hizmetidir. b — Devlet, halkını, bizzat cihad yapacak şekilde eğitir ve hazırlar. c — Silahlı kuvvetler mensuplarının programları, yönlendirilmeleri ve kültürleri, gayesi sadece ve sadece yeryüzünde ilây-ı kelimetullah olan cihad fikri ve ruhu üzerinde kâim olmalıdır. (191) (191) Kur'an, Enfal, 60-65 Madde 59 — a — Devlet reisi, silahlı kuvvetlerin genel komutanıdır. b — Devlet reisi, harp ve sulh ilanını, Şûra Meclisinin muvafakatini aldıktan sonra yapar. (192) (192) Kur'an, AI-i İmran, 121; Enfal, 58, 61, 65 Madde 60 — «Yüksek Cihad Meclisi» kurulabilir. Harp ve sulh stratejilerini tesbit eder. Meclis ile alâkalı hususî hükümleri kanun tanzim eder. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi YÜKSEK ANAYASA MECLİSİ Madde 61 — Yüksek Anayasa Meclisi, anayasayı koruyan ve devletin İslâmi temellerini muhafaza ile görevli olan bağımsız bir yargı kuruluşudur. Madde 62 — Yüksek Anayasa Meclisinin görev ve yetkileri şunlardır: a — Yasama işlemlerini anayasaya uygunluğu açısından kazaî denetime tabi tutmak. b — Yasama metinlerini tefsir etmek. c — Uyuşmazlık davalarını çözüme kavuşturmak. d — Seçim Kurulu aleyhine yapılacak itirazları tetkik edip karara bağlamak. Madde 63 — a — Yüksek Anayasa Meclisinin kuruluşuna ait hususi hükümleri, üyelerde aranan şartları, Meclis üyelerinin tayin, azil, emeklilik ve benzeri konulara ait hüküm ve kaideleri kanun tanzim eder. Ayrıca Meclisin çalışma esasları da kanunla tayin olunur. b — Bu kanunun kesinleşmesi için Şûra Meclisi üyelerinin üçte ikisinin kabulü şarttır. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi ÂLİMLER MECLİSİ (MECLİS-İ ULEMA) Madde 64 — Alimler Meclisi, dindar, muttaki, ilimde dirayeti ve asrın meselelerine vukufda basireti herkesçe kabul edilmiş olan İslâm Hukuku âlimleri arasından teşkil olunur. Madde 65 — Alimler Meclisinin görev ve yetkileri şunlardır: a — Allah'ın hükümlerini açıklamak ve müslüman cemiyetin ihtiyaçlarına cevap vermek için, bir manada İslâm hukukundaki içtihad vazifesini ifa etmek . b — Şûra Meclisinin vaz' ettiği kanunlar hususunda şer'i hükümleri ortaya koymak. c — İslâm milletini yakından ilgilendiren mühim meseleler hakkında, gecikmeden hakkı söyleyip İslâmın hükmünü izhar etmek. Madde 66 — Alimler Meclisinin teşkil tarzını, üye adedini, üyelik için aranan şartları ve konuyla ilgili diğer meseleleri kanun tanzim eder. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi SEÇİM KURULU Madde 67 — Seçim işlerini yürütmek için, belirli üyelerden terekküp eden bağımsız ve daimi bir kurul teşkil olunur. Madde 68 — Seçim kurulunun görev ve yetkileri şunlardır: a — Devlet reisi, Şûra Meclisi üyeleri ve kanunun kurula bıraktığı diğer hususi seçimleri yürütür. b — Referandumları icra eder. c — Çeşitli makamların adaylarında aranan şartların bulunup bulunmadığını tesbit eyler. Seçim usulünü kanun tanzim eder. Madde 69 — a — Seçim Kurulu üyeleri, kıdemli hâkimler arasından tayin edilir. b — Seçim Kurulu üyelerinin, üyelik süresince başka bir görev üstlenmeleri caiz değildir. Madde 70 — Seçim Kurulunun teşkili, seçimlerin düzenlenmesi, yürütülmesi ve seçimle alâkalı diğer meseleler kanunla tanzim olunur. Ayrıca seçim kurullarının tahdidi, Şûra Meclisi ve Kurula bırakılan diğer makamların adaylan ile ilgili şartların tesbiti de kanunla düzenlenir. Propaganda işlemleri ve seçim sonuçlarının ilanı gibi hususlar da kanunla düzenlendiği şekilde Seçim Kurulunca yürütülür. Madde 71 — Kamu otoritelerinin, Seçim Kurulunun görevlerini ifa için talep ettiği her şeyi temin etmesi icap ettiği gibi seçim kurulunun kararlarını da geciktirmeksizin icra etmekle mükelleftirler. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi İSLÂM MİLLETİNİN BİRLİĞİ VE DEVLETLERARASI MÜNASEBETLER Madde 72 — İslâm milletinin birliği ve bütünlüğü, devletin en önemli gayesidir ve mümkün olan bütün vesilelerle buna gayret etmesi gerekir. (193) (193) Kur'an, Al-i İmran, 103 Madde 73 — Dış politika ve devletlerarası münasebetler, hürriyet, adalet, emniyet esasları üzerinde ve sadece hayır gayesi ile beraber bütün insanlığın refahına çalışmaya yönelik olmalıdırç (194) (194) Kur'an, Bakara, 208; Mümtehine, 8-9 Madde 74 — İnsanlar arasındaki eşitlik esasına aykırı olan herşeyden müslümanlar uzaktır ve beridir. Devlet, eşitliği bozan şeyleri değiştirmek için elinden geleni yapacaktır, (195) (195) Kur'an, Hucurât, 13; Tirmizi'nin naklettiğine göre, Hz. Pey. gamber Mekke'nin fetih günü irad ettiği hutbesinde aynen şöyle demektedir : «Ey insanlar! Allah, artık sizden Câhiliye devrinin özelliklerinden olan soy sop ve benzeri şeylerle övünmeyi ve böbürlenmeyi kaldırmıştır.» Madde 75 — Yukarda zikredilenlere ilâveten, devletin, İslâmın tesbit ettiği esaslar çerçevesinde başka görevleri de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: a — Dünyadaki bütün insanların insanlık hürriyetini muhafaza eylemek. b — Ezilenlere yardım eli uzatmak ve darda kalanların imdadına yetişmek. c — Allah'a ibadet edilen yerler demek olan kilise, havra ve mescid gibi bütün ibadet yerlerini himaye etmek. (196) (196) Kur'an, Bakara, 193; El-Hacc, 38-41; Nisa, 76 Madde 76 — a — Din ayrılığı sebebiyle savaş yapmak yahut bazı ülke halklarını iktisadî açıdan sömürmek ve onlar üzerinde tahakküm kurmak, gayr-ı meşrû'dur. b — Dinî, vatani, ezilen ve zulme maruz kalan insanları müdafaa, insan hürriyet ve şerefini himaye yahut insanlığın emniyet ve asayişini muhafaza gayesiyle savaş yapmak meşrû'dur. (197) (197) Kur'an, Nisa, 74-76; Hz. Peygamber bir hadisinde, sadece ganimet amacıyla savaş yapanları kınamaktadır. Madde 77 — İslâm Devleti, milletleri sömürmek ve onların mukadderatına hâkim olmak istiyen güç odaklarına ve paktlara karşı koyacaktır. (198) (198) Kur'an, Al-i İmran, 28; Enfal, 72-73; Maide, 2 Madde 78 — Devletin egemenliğini zedeleyecek yahut devletin veya bir başka İslâm Devletinin maslahatına zarar verecek şekilde yabancı ordulara kolaylık sağlamak yahut yabancı askeri politikaları benimsemek caiz değildir. (199) (199) Kur'an, Al-i İmran, 118-120; Hz. Peygamber bir hadisinde «Dön git, ben bir müşrike yardım edemem.» buyurmuştur. Madde 79 — Devletin, akdettiği muahedelere ve ittifaklara uyması bir vecibedir. Hainlik eden yahut ahdini bozan devletlere karşı mütekabiliyet esası uygulanır. (200) (200) Kur'an, Mâide, l; Enfal, 58 |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi BASIN VE YAYIN ORGANLARI Madde 80 — Konuşma hürriyeti ve emniyeti, İslâm cemiyetinde birbirinden ayrılmayan ikiz haklardır. Basın, yayın, haberleşme ve her çeşit iletişim araçları ile alâkalı hürriyetler, İslâmî değerler ve esaslar çerçevesinde teminat altına alınmıştır. (201) (201) Kur'an, İbrahim, 24-26 Madde 81 — Basın yayın organlarının görevleri şunlardır: a — Faili kim olursa olsun, her çeşit zulüm ve istibdadı ortaya çıkarmak. b — Fertlerin özel haklarına hürmet etmek ve özel meselelerine burun sokmamak. c — Yalan, iftira, teşhir, iffete iftira ve asılsız haberler uydurmaktan şiddetle kaçınmak. d — Hakkı kirletmemek ve bâtılı tasvir ile hakka karıştırmamak. e — Edepli ve terbiyeli bir üslup kullanmak. f — Cemiyetteki ahlâkî değerlere saygı göstermek. g — Fuhuş, fücur ve ahlâksızlıkların neşrinden uzak durmak. h — Suç teşkil eden yahut İslama muhalif olan fiillere karşı savaş açmak. i — Açıklanması halinde kamu yararına zarar verme endişesi bulunmadıkça, delilleri gizlemekten kaçınmak. j — Her halükârda basın ve yayın organlarının anarşi ve fesad vasıtası olmamasına azamî gayret göstermek. (202) (202) Kur'an, Asr, 3; Hucurât, 11 -12; Al-i İmran, 78; Mâide, 41; En-Nûr, 19-23; Ahzab, 18, 19, 60, 61; El-Feth, 26; Tirmizi, «Mü'min başkasına ta'n etmez...»; Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, «Kardeşine kâfir diyen büyük sorumluluk altına girer...» Madde 82 — Yürütme organının, basın ve yayın organları aleyhine idari bir karar alması caiz olmadığı gibi, yargı kararı bulunmadıkça, basın yayın organlarına yahut basın mensuplarına herhangi bir cezai müeyyide de uygulayamaz. |
--->: İslam anayasası yazı dizizsi GENEL VE GEÇİCİ HÜKÜMLER Madde 83 — Hicrî takvim, devletin resmî takvimidir. Resmî dil, her devlete göre değişebilir. Madde 84 — a — Devlet reisi ve Şûra Meclisi, bu anayasa hükümlerinin ta'dilini istiyebilirler. Anayasa ta'dili, Şûra Meclisinin üçte iki çoğunluğuyla mümkündür. b — Devletin İslâmi esaslarını zedeleyecek yahut şer'î hükümlere aykırı olacak ta'diller caiz değildir. Madde 85 — a — Bu anayasa yürürlükte olduğu sürece, yasama, yürütme, yargı organları ile devletin diğer müessese ve kurulları, anayasaya uygun olarak yenileri gelinceye kadar görev ve yetkilerini kullanırlar. b — Anayasa yürürlükte olduğu müddetçe, kanunlar, layihalar ve idarî kararlar, ilga yahut tadil edilmedikçe yürürlüktedirler. c — Anayasa hükümlerine aykırı olmamak şartıyla, anayasanın kabulü anında mevcut olan yasama meclisi, ilk Şûra Meclisi, ilk Seçim Kurulu ve ilk Yüksek Anayasa Meclisinin kuruluş esaslarını tanzim eden kanunları hazırlayabilir. Madde 86 — Anayasanın kabulü ile beraber, bütün yetkili ve görevliler, anayasanın bütün hükümlerini geciktirmeksizin uygulamakla görevli ve sorumludurlar. Madde 87 — Bu anayasa ile, referandum sonuçlarının ilanı tarihinden (veya yetkili) kurullarca kabulü tarihinden) itibaren amel olunur. Hamd olsun âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a. Kaynak: İslam Anayasası Prof.Dr.Ahmet Akgündüz |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:14 . |
2000- 2025
Tüm bağışıklıklar ve idelerden bağımsız olan sözcükleri sarfetmeye mahkumdur özgürlük