Bismillah her Hayrın başıdır

BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR...



  1. Alt 03-17-2008, 18:59 #1
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR
    Bismillah bir intisaptır, bir bağlanmadır. Düşünelim ki çölde seyahat eden iki adam biri padişahın ve reisin adını alsa, diğeri almasa. Padişahın adını almayan gururlu adam uzun seyahatinde ne tür sıkıntılar çekeceği, ne tür meşakkatlere gireceği herkesin malumudur. Ancak bir padişahın ve reisin adını alan bahtiyar kişi her yerde O padişahın unvanı ve ismi ile gezdiğinden tüm ihtiyaçları karşılanır ve bütün korkulardan kurtulmuş olur. Artık herkes O haşmetli padişahı tanıdığından onun adı ile hareket eden adamın emrine ve ihtiyaçlarına cevap vereceklerdir.
    Şimdi bizlerde şu dünya çölünde seyahat eden insanlarız. Nasıl ki padişahın adını alan adam rahatla gezdi ise bizlerde bu Kâinatın sultanı olan Allah’ın adını almalı ve o unvan ile hareket etmeliyiz. Çünkü aciz ve zayıf olduğumuzdan bu sonsuz kuvvete muhtacız.
    Biz de yazımıza “ Bismillah” ile başladık. Bismillah’a kısaca Besmele de diyoruz. Besmele çekmek ise ”Bismillahirrahmanirrahim”olarak tamamlanır. Besmelenin kelime anlamı: “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.” dır. Ayrıca ”Allah namına, Allah için, Allah'ın adı ve izni ile “de anlamında kullanırız besmeleyi.
    Besmele ne mübarek bir kelimedir ki; bizi doğrudan doğruya kâinatın yaratıcısı olan Rabbimize bağlar. Allah’ın adıyla bir işe başlamak ve bütün sebeplerden sıyrılarak sadece ve sadece O’na yönelmek ve O’ndan güç almak. Bir asker askere kaydolduğu zaman devlet namına hareket ettiği ve kendi zayıf kuvvetine devletin gücünü kattığı için kendi gücünden ve kuvvetinden binlerce kat daha bir güce sahip olmuştur. Bu kuvvet ve güçle çok işleri kolaylıkla yapabilir. Hatta bir köyün insanlarını bu kuvvetiyle devlet namına bir yere toplayabilir. Sizler de bilirsiniz ki bu asker bu işleri kendi kuvveti ile yapmamıştır. Devletin adını alarak ve devletin kuvvetine dayanarak bu işleri başarmıştır. Kâinatta çok zayıf şeyler vardır ki, kendi güçlerinden çok fazla işleri yaparlar. Tohumların ağaçları başlarında taşımaları, hayvanların süt, yumurta yapmaları da bu sırra işaret olmalıdır. Onlarda Bir’isinin adını alarak kendi zayıf güç ve kuvvetlerinden daha fazla işleri yapmaktadırlar. Demek hayvanlar ve bitkilerde “Bismillah” demektedir. Bitkilerin o nazik ve yumuşak kökleri sert kayaları delip geçiyorsa bunu kendi güç ve kuvvetleriyle yaptığını söylemek cehaletle eşdeğer olmaz mı? Yazın o yakıcı sıcaklarında yemyeşil kalan yaprakları ne ile izah edeceğiz. Kâinattaki her şey kendi lisanı ve diliyle elbette ki “Bismillah” diyorlar ve felsefecilerin bütün iddialarını tekzip ediyorlar.
    Eğer kâinatta her şey “Bismillah” diyorsa bizler bu mübarek kelimeyi nasıl ihmal ederiz? Nasıl bizi büyük bir hazineye sahip edecek ve Rabbimize bizi bağlayacak, bütün sıkıntı ve zorlukları aşacağımız güç ve kuvvetten kendimizi mahrum bırakırız? Bizlerin acizliği ve zayıflığı sonsuz olduğu halde, bir mikroba mağlup olduğumuz durumda, her şeye muhtaç olduğumuz anda nasıl kendimizi güçlü ve kuvvetli sayabiliriz? O zaman gelin her hayırlı işin başında hep birlikte “Bismillahirrahmanirrahim” diyelim. Hiç bir şey kaybetmez, ancak çok büyük kazançlar elde ederiz.
    Öyleyse Allah namına almalıyız ve Allah namına vermeliyiz.
    Abdulbaki

    alptraum, gizemli, safinaz ve 4 diğerleri bunu beğendiler..
  2. Alt 03-17-2008, 19:04 #2
    safinaz Mesajlar: 3.348
    Allah(c.c)razı olsun,çok güzel bir risale dersiydi...

    "Bismillah her hayrın başıdır,biz dahi onla başlarız"cümlesi bile fikrin dışına çıkmamıştır şeklen bile uyum içindedir.

    Hatta külliyatın kalbi sayılan "Sözler"de dahi ilk risale "bismillah"tır...

    alptraum, gizemli ve Henna bunu beğendiler.
  3. Alt 03-19-2008, 22:40 #3
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    Bu yazı serisinde daha çok Senai DEMİRCİ'nin "Birinci Sözün Esma Dersleri" çalışmasını paylaşmak istiyorum.Hakikaten Birinci Sözde çok ince dersler ve sırlar var.

    Birinci Söz’ün Esmâ Dersi

    Besmele bahsi, bir esmâ bahsidir. Allah’ın adıyla başlamak, her işte, her şeyde Allah’ın ismini okumayı gerektirir çünkü. Risale-i Nur’un kronolojik olarak değilse de, metodolojik olarak başı olan Birinci Söz, her şeyin başı olan Besmele’ye başlıyor. Dikkat ediniz, “Biz dahi başta ona başlarız” derken, bu derse sadece başlanacağını, bu dersin bitirilemeyeceğini ima eder. Ömrümüz, esmâ-i hüsnânın talimine harcansa da talimimiz bitmese, boş bir ömür geçirmiş olmaz aksine sadece ölümümüzü değil, yaşayışımızı da Rabbimize şahit, yani tanık olarak geçirmiş oluruz. Bu yazıda ve inşallah bunu izleyecek birkaç yazıda, Birinci Söz’de Risale-i Nur’un geneline hâkim olan esmâ-i hüsnâ talimini deşifre etmeye çalışacağım.

    Risale-i Nur’da esmâ-i hüsnâ didaktik bir usulle anlatılmaz; yani şu “esmânın anlamı budur, böyle bilinmelidir, şöyle ezberlenmelidir” şeklinde bir teknik anlatım tercih edilmez. Esmâ-i hüsnâ hayatın ana dokusu içinde, tefekkürün doğal akışı içinde, yeri geldikçe, ihtiyaç duyuldukça zikredilir. Hangi bahis olursa olsun, ilgili bahsin gerektirdiği ve baktığı esmâlarla Rabbe muhatap olunur; bir bakıma, kendi fıtratımızdan ve yaşayışımızdan ipler örülerek, esmâ-i hüsnânın miracına erişilir. Bu açıdan bakınca, Risale’de yazılanlar, sanki esmâyı zikretmek bahanesiyle yazılmış gibi gelir bana. Yani aslolan esmâdır, diğerleri esmâya bahanedir.(S.Demirci)

    alptraum ve gizemli bunu beğendiler.
  4. Alt 03-20-2008, 09:34 #4
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    Birinci Söz’ün bazı cümlelerini alıntılayarak ilerlemek istiyorum:

    Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime [Bismillah], İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır.

    Besmele, “İslam nişanı”dır; çünkü Allah’ın adıyla hareket etmek, teslim olmayı gerektirir, Allah adına hareket eden herkes ve her şey teslim olmuş, yani İslam olmuş demektir. Eşyaya esmânın hatırına bakmak, Allah’a teslimiyet ifadesidir. Besmele “vird-i zebân”dır; yani insanın diliyle söylediği gibi, dili olmayanların hâlleriyle dillendirdiği bir virddir, bir zikirdir. Şu halde, her şey üzerinde kendi adına değil, ancak Allah adına var olduklarına dair işaretler vardır. Hiçbir şey hiçbir an kendi kendine var olamaz; öyleyse “bir başkası adına” var olmalıdır. Eşyanın hâllerini okuduğumuzda bu durum açıkça ortaya çıkar: Varlık âleminde her bir şey her şeye muhtaçtır; öyleyse, varlık, her bir şeyin yardımına her şeyi koşturan “bir başkası” sayesinde var oluyor olmalıdır. “Bir başkası” diye kastedilen de, eşya cinsinden olmamalıdır, olamaz da! Çünkü neye bakarsanız bakın, bir başkası diye aday gösterebileceğiniz “şeylerden” biri de bir başka şeye muhtaçtır. Birine muhtaç olan ise “bir başkası” adayımız olamaz!

    alptraum ve gizemli bunu beğendiler.
  5. Alt 03-20-2008, 09:35 #5
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    Onlardan birisi mütevazı idi, diğeri mağrur. Mütevazıı, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı.

    Tevazu’ ve gurur halleri, bu cümlede, insanlara göre aldığımız tavra göre değil, Allah karşısında kendimizi nasıl konumlandırdığımıza göre tanımlanıyor. Tevazu’ halini, Rabbine göre tarif eden bir mümin, alçakgönüllülük halini sürekli insanların makamına göre ayarlamak zorunda kalmaz. Allah adına var olduğunu bilen biri, Allah’ın yarattıkları karşısındaki konumunu net olarak bilir; gurura kapılmaz; yani kendi gerçekliği konusunda aldanarak, kendini gerçekte olduğundan daha büyük ve daha kudretli saymaya kalkmaz. “Gurur”, aldanış demektir; mağrur olan kendini kendine sahip ve malik sanır; kendi kendine var olduğunu sanarak yaşamaya kalkar. Şu halde, mağrur olan, derin bir aldanış içindedir. Mutevazı’ ise kendi gerçekliğini bilir. Bu cümleden anlıyoruz ki, esmâ-i hüsnâyı okumak, hissetmek ve yaşamak bir hal değişimi gerektirir; sadece dille esmâyı söylemek ve kulakla esmâyı duymak esmâyı tâlim etmeye yetmez. Esmâyı tevazû halini giyinerek söylüyor olmalıyız.

    alptraum ve gizemli bunu beğendiler.
  6. Alt 03-20-2008, 18:55 #6
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

    Bu ifadeler, bizi Mâlik ve Hâkim isimlerine taşıyor. Hâlimizin Mâlik ve Hâkim isimlerini nasıl söylediğini bu ifadelerle duyuyoruz. Nefsimiz mağrurdur; yani kendini kendine sahip zanneder. Oysa, gerçek öyle değildir; çünkü nefis bir seyyahtır; yani bir yerden bir yere sevk ediliyor, gönderiliyor, geldiği yerde kalmıyor, kalamıyor. Kendi kendine mâlik olanın böyle bir halde olmaması gerekirdi. İşte bakın hepimiz geldik ve gidiyoruz, bizi buralarda durdurmuyorlar. Öyleyse insan kendi adına yaşıyor değil! Çünkü seyyahtır. “Sen o seyyahsın!” sözü, “mağrur” olan nefse bir cevaptır aslında. Seyyah, her zaman, olmaması gereken yerdedir; olması gereken yerde olsaydı seyahat etmesine gerek yoktu ki! Seyyah konaklamaya değil gelip geçmeye ayarlıdır. Seyyah çöldedir; yani ihtiyaçlarına uzaktır ve korunmasızdır. Fakr; ihtiyaçlara uzaklığı ve emellere erişememeyi ifade eder. Acz; korunmasızlığı ve emniyette olmamayı ifade eder. Öyleyse, insana düşen, fakrına karşılık ihtiyaçlarını karşılayacak bir Mâlik’i aramaktır. İhtiyaçlar içinde olan biri, her şeyi elinde tutan bir Mâlik’i arar. Üstelik aradığı Mâlik, her şeyi şimdilik elinde tutan değil, her şeyi ebedîyen elinde tutan bir Mâlik olmalıdır. Bu yüzden Mâlik-i Ebedî’yi ararız. Yani fıtratımızdaki fakr bizi bir Mâlik-i Ebedî ile irtibatlandırır, bize bu güzel ismi “arattırır,” “okutur”, “yaşatır”, “hissettirir.” Acz içindeki insana ise her şeye hükmü geçen bir Hâkim’i aramak düşer. Önünde sayısız engeller ve çevresinde sayısız düşmanları olan biri elbette ki bir koruyucu arar; kendisine engel olanları ve düşman olanları hükmü altına alacak bir Hâkim olsun arzu eder. Üstelik bu Hâkim, hükmünü sonradan elde etmiş biri de olmamalıdır; çünkü hükmü sonradan elde edenler sonra da kaybederler. Bu yüzden bir Hâkim-i Ezelî’yi ararız. Yani fıtratımızdaki acz, bizi bir Hâkim-i Ezelî’ ile irtibatlandırır; bize bu güzel ismi “arattırır,” “okutur”, “yaşatır”, “hissettirir.” Bu isimleri hâliyle okumayanın hâli ise son cümlede tasvir edilir: Kâinata dilenci olmak ve her olay karşısında korkuyla titremek. Esmâ-yı hüsnânın miracına çıkıp Zat-ı Akdes’le tanış olmamanın sonucu kulluk etmemek değildir; yanlış yerlere, yanlış şeylere kulluk etmektir. Bu cümlede tarif edilen dilencilik ve titreme, Mâlik ve Hâkim olarak Rabbi tanımama halinin tanımıdır.
    Şimdi tekrar başa dönelim ve “Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, [Bismillah] İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır.” cümlesindeki “mübarek” ve “İslâm” kelimelerini yeniden okuyalım. Bismillah “mübarek”tir, çünkü bizi Mâlik-i Ebedî ile tanıştırarak, sonsuz ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir “bereket” kaynağına ulaştırır. Bismillah “İslam nişanı”dır; çünkü bizi Hâkim-i Ezelî ile tanıştırarak, sonsuz sayıdaki düşmanlarımıza karşı kendisine “teslim” olacağımız birine ulaştırır.

    alptraum bunu beğendi.
  7. Alt 03-20-2008, 23:50 #7
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    …bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
    İnsan esmânın anlamlarına kendi fıtratını okuyarak ve fark ederek erişebilir. Bu cümlede de, fıtratımızdaki aczin, bizi, aczimizi onaracak bir kudret sahibini aramaya götürdüğünü fark ediyoruz. Aciz olan, bir kudret sahibini, yani Kadîr ismini arar. Fakrımız ise, bizi, yoksulluğumuza çare olacak bir rahmet sahibine yönlendirir. Sonsuz ihtiyaç içinde olan biri, elbette, kendisine merhamet edecek bir Rahîm’i arar. İnsan fıtratındaki acz ve fakrın bir hikmeti, insanı esma-yı hüsnânın definesini aramaya teşvik etmek olabilir. İnsan acz ve fakr içinde olmasaydı, kudret ve rahmetin ardına düşmezdi. Öyleyse, esmâ-yı hüsnâyı tâlim etmek için insanın kendini okuması gerekiyor diyebiliriz. Yoksa, kendimizi “nihayetsiz kudret ve rahmete rapt” edemezdik, yani bir Kadîr-i Rahîm ile irtibat kuramazdık. Aczimiz ve fakrımız sayesindedir ki Kadîr ve Rahîm isimlerinin birlikte tecelli ettiği, bizi kuşattığı bir tecelli alanına, yani “dergâh”a doğru götürülüyoruz.

    alptraum bunu beğendi.
  8. Alt 03-21-2008, 04:35 #8
    Ziyaretci
    hasan Mesajlar: n/a
    ALLAH RAZI OLSUN AbdulbakıKardeşim bizleri Risale-i Nurdan yuksek fikirlerinizle aydınlattıgınız için ..ALLAH(C.C.)İstifademizin devamını getırsın

  9. Alt 03-01-2009, 12:54 #9
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    Alıntı:
    "Şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al."

    Hakikaten Birinci Söz bir esma dersi ve hazinesi gibidir.Hatta Risale-i Nurlar bütünüyle böyledir.Zaten hakikat-ı hakaik Esma-i İlahiyedir.

    Sahra ve çöl.Caresizliğin ve meşakketin temsili ve izdüşümüdür.Zorluk ve cetin hayat şartlarının en zirve noktada yaşanan mekandır.

    Üstadımız verdiği misallerde hakikate geçecek misaleri seçerken en güzeli ile Külliyata dahil edilmiştir.Çok ince sırlar ve nüanslar vardır.Muhatap her okuduğunda o misallerden çok farklı manaları terennüm eder ve fehmeder.

    Şu sahranın Malik-i Ebedisinin ismini almak.Esasında sahra dünyadan da ileri bir manayı yani Kâinatı da içine almalıdır.Madem biz ezel canibinden ve zerreler aleminden dünya çölüne çıkarıldık.O halde bizim sonsuz ihtiyaç ve adalarımza ancak sonsuz ilim,kudret ve irade sahibi Ebedi bir zat olmalıdır.Hükmü ve malikiyeti sınırlı olan,sonsuz ihtiyaçları karşılayamaz ve düşmanları def edemez.Onun için şu sahranın Ebedi Malikinin adı alınmalı ki bütün mülkün mutasarrıfı olması ile ihtiyaçlar karşılanabilsin.

    Hâkim-i Ezelîsinin ismini almak.Yine ezel ve ebed ve hâle hükmü geçebilen bir Hâkimin ismini almak ne kadar isdimdat ve medet verici olur anlaşılır.Çünkü Allah'ın Hâkimiyeti belirli bir alan ve zamanla sınırlı değildir.Bütün zamanlara ve mekanlara hükmeden bir zatın ismini Bismillah ile almak elbette Hakimiyetinin ezeliyetine olan iman ve itikat ile olur.

    Hâkimiyet ezeliyeti,Malikiyet ise ebediyeti gerektiriyor.Bu derste böyle bir mana daha inkişaf ediyor.

    Konu Abdulbaki tarafından (03-01-2009 Saat 17:33 ) değiştirilmiştir.
  10. Alt 03-01-2009, 17:41 #10
    Abdulbaki Mesajlar: 39
    Alıntı:
    Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.(Birinci Söz)

    Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim.

    Üstad dahi avam lisanı ile nefsine diyor?

    Neden avam lisanı ile?

    İnsan nefsi keyfemayeşa,Rabbini tanımak istemiyor,emir altına girmek de istemiyor. Mükafatta en önde ve vazifede en geride durmak istiyor.

    Nefis,insan sarayında casus bir vezirdir.Casusluğu şeytana yapar.En yakınımızda ve bizimle beraber. Nakıs,çaresiz ve bir o kadar da süflidir.

    İşte bu nefse Üstadımız "avam lisanıyla diyeceğim" diyor.

    Demek nefis o kadar nakıs ve cahil ki avam lisanıyla dahi söylenecek bir derse muhtaç.O kadar nakıs ki basit sayılabilecek temsillerden dahi ders alabilecek durumda.

    Eğer deve kuşu gibi başını kuma sokmazsa ve firavun gibi inat etmezse küçük ikazlar dahi ona bir ders olabilir.

    Yirmi Sekizinci Lem'a'daki sinek bahsindeki nefse verilen ders ne kadar ibretlidir.

    "Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: "Bu mülk senin değil, emânettir." O vakit nefis gurur ve iftihârı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. "Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi olsun, bana ne?" dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: "Bak." Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu."(Yirmi Sekizinci Lem'a )

Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın

Bu soru sistemi, zararlı botlara karşı güvenlik için uygulamaya sunulmuştur. Bundan dolayı bu kısımı doldurmak zorunludur.